zaman

listen to the pronunciation of zaman
Турецкий язык - Английский Язык
date

I once dated a girl just like Mary. - Bir zamanlar tam Mary gibi bir kızla çıkıyordum.

I've always dated older women. - Her zaman yaşlı kadınlarla flört ettim.

time

Some read books just to pass time. - Bazıları yalnızca zaman geçsin diye kitap okurlar.

What are the measures of time? - Zamanın ölçüsü nedir?

tense

I am always tense before I get on an airplane. - Uçağa binmeden önce her zaman gergin olurum.

Tom says that he always feels tense when Mary is in the room. - Mary odada iken, Tom her zaman gergin hissettiğini söylüyor.

moment

Please drop in at my house when you have a moment. - Lütfen zamanın olduğunda evime uğra.

Tom showed up at just the right moment. - Tom tam doğru zamanda geldi.

hour

When I was a child, I spent many hours reading alone in my room. - Çocukken odamda yalnız başına kitap okuyarak çok fazla zaman geçirdim.

It took me more than two hours to translate a few pages of English. - Birkaç sayfa İngilizce çevirmek iki saatten fazla zamanımı aldı.

time, season: Yenidünya zamanı geldi. Loquats are now in season
cycle
bout
while

I often study while listening to music. - Müzik dinlediğim zaman sık sık çalışırım.

He always sings while having a shower. - O her zaman duş alırken şarkı söyler.

the right time or the time appointed (to do something): Artık bu işin zamanı geldi. It's now the right time to do this job
father time
mus. time, meter, rhythm
when: geldiği zaman when he came
whilst
free time: Bugün hiç zamanım yok. I've no free time today. 7 gram. tense
day

I read a newspaper every day so that I may keep up with the time. - Zamana ayak uydurabileyim diye her gün gazete okurum.

I want to ask them when their wedding day is. - Ben onlara düğün günlerinin ne zaman olduğunu sormak istiyorum.

geol. era
season

When does the rainy season in Japan begin? - Japonya'da yağışlı sezon ne zaman başlar?

When will the rainy season be over? - Yağışlı sezon ne zaman bitecek?

when

When can I swim here? - Ne zaman burada yüzebilirim?

I wish you would shut the door when you go out. - Keşke dışarı çıktığın zaman kapıyı kapatsan.

sands
reign

There was a time when kings and queens reigned over the world. - Kralların ve kraliçelerin dünyada hüküm sürdüğü bir zaman vardı.

Once upon a time there lived an emperor who was a great conqueror, and reigned over more countries than anyone in the world. - Bir zamanlar büyük bir fatih olan bir imparator yaşardı ve dünyadaki herhangi birinden daha fazla ülkede hüküm sürdü.

(Bilgisayar) time-scale
occasion

He reads detective stories on occasion. - O, zaman zaman dedektif hikayeleri okur.

Even now there are occasional aftershocks. - Şimdi bile zaman zaman artçı şoklar var.

age

If it's not from Scotland and it hasn't been aged at least twelve years, then it isn't whisky. - Eğer İskoçya'dan gelmiyorsa ve en az on iki yıl eskitilmediyse o zaman o, viski değildir.

It's been quite ages since we last met. - Son karşılaştığımızdan beri oldukça uzun zaman oldu.

epoch
(Dilbilim) temporal
period

The goal of the center should be to train young people from other countries within a specific time period. - Merkezin hedefi, diğer ülkelerden gelen gençleri belli bir zaman aralığında eğitmek olmalıdır.

Go easy on Bob. You know, he's been going though a rough period recently. - Bob'ın üzerine fazla gitmeyin.Bilirsiniz, o, son zamanlarda zor bir sürece rağmen devam etmektedir.

(Bilgisayar) time card
era
space

Between space and time. - Uzay ve zaman arasında.

Mariner 10 was the first space probe to visit Mercury. It was also the first probe to visit two planets - Venus and Mercury. - Mariner 10, Merkür'ü ziyaret eden ilk uzay sondasıydı. Aynı zamanda, iki gezegeni -Venüs ve Merkür- ziyaret eden ilk sondaydı.

times

In Viking times Greenland was greener than today. - Viking zamanında, Grönland bugünkünden daha yeşildi.

There are times when I find you really interesting. - Seni gerçekten ilginç bulduğum zamanlar var.

duration
(Tıp) chrono-
(Bilgisayar) timecard
time: Zaman nehir gibi akıyor. Time flows like a river. Bana zaman lazım. I need time. Fatoş'un zamanı az. Fatoş has little time to spare. ışık söndürme zamanı lights-out
age, era, epoch: zamanın âlimleri the learned men of the age
(a person's) youth or prime; the time when one was engaged in a particular activity: Benim zamanımda bu işyerinin yönetim biçimi bambaşkaydı. This office was run quite differently in my time
time; age, era, epoch, period; tense; reign
everytime

Everytime I look at him, he smiles. - Ona ne zaman baksam gülümser.

leeway
meantime
of time

He will learn the facts in the course of time. - O zaman içerisinde gerçekleri öğrenecek.

It's a waste of time to stay longer. - Daha uzun kalmak zaman kaybıdır.

to time
year

We have a lot of snow at this time of the year. - Yılın bu zamanında bir sürü karımız var.

Ten years is a long time. - On yıl uzun bir zamandır.

her zaman
always

Bill is always honest. - Bill her zaman dürüsttür.

You're always singing. - Her zaman şarkı söylüyorsun.

ne zaman
when

When do you usually go to bed? - Genellikle ne zaman yatarsın?

Did the error occur right from the start or later on? - When? - Hata baştan sağda mı yoksa sonradan mı meydana geldi? - Ne zaman?

zaman aşımı
time-out
şimdiki zaman
present

There is no heaven or hell. We can only live in the present. - Cennet ya da cehennem yoktur. Biz sadece şimdiki zamanda yaşayabiliriz.

There's no time like the present. - Şimdiki zaman gibi zaman yok.

zaman kazanmak
gain time

To gain time we took the plane. - Zaman kazanmak için uçağa bindik.

zaman ayırabilmek
afford
zaman ayırmak
allow time
zaman aşıldı
time is over
zaman aşımı
negative prescription
zaman aşımı
(Hukuk) prescription
zaman aşımı ile hak kazanmak
prescribe
zaman aşımı ile kazanılan hak
positive prescription
zaman aşımı ile kazanılan hak
prescription
zaman aşımı ile kazanılmış
prescriptive
zaman aşımı süresi
(Hukuk) expiry date
zaman aşımı süresinin uzaması
(Hukuk) extension (of a time limit, of a deadline)
zaman aşımına uğramak
lapse
zaman aşımına uğramak
prescribe
zaman geçirmek
spend
zaman içinde
(deyim) in due course
zaman kaybı
leeway
zaman kaybını telâfi etmek
make up for lost time
zaman zaman
from time to time, occasionally, every now and then, every now and again, every so often
zaman almak
occupy
zaman almak
take (time)
zaman ayarı
timer
zaman aşımı
(Askeri) status of limitations
zaman aşımı
lapse
zaman aşımı
(Bilgisayar) timeouts
zaman bazı
(Askeri) time base
zaman doldu
time is up
zaman dışı
time out
zaman farkı
time difference
zaman geçirmek
kill time
zaman geçirmek
spend time
zaman geçirmek
while away
zaman geçme
lapse
zaman kodu
(Bilgisayar) timecode
zaman planı
schedule
zaman uyumu
(Bilgisayar) synchronization
zaman üstü
timelessness
Zaman geçtikçe
as time pass by
zaman akışı
When the flow
zaman ayırma
time allocation
zaman ayırmak
Allow time, allocate time
zaman ayırmak
Allocate time
zaman eki
When the attachment
zaman harcama
waste time
zaman kaybetme
time loss
zaman kaybetmeden
Without wasting time, not wasting time

Drizzt, not wasting time, quickly arrived by his halfling friend's side!.

zaman kaybetmek
lose time
zaman kazanma
to save time
zaman rölesi
(Elektrik, Elektronik) Time relay
zaman tüneli
time tunnel
zaman zaman
call me time to time

ara beni zaman zaman.

zaman zarfı
temporal adverb
zaman adamı
trimmer
zaman ayarı
timing
zaman aşımına uğramış
outdated
zaman aşımına uğramış
prescriptive
zaman belirteci gram
adverb of time
zaman buldukça
at odd moments
zaman bölmeli matrik
(Askeri) time division matrix
zaman bölüşümü
time sharing
zaman bırakmak
to set aside time for, leave time for (something)
zaman isteyen
time-consuming
zaman kazandıran şey
timesaver
zaman kısıtlaması
guillotine
zaman safhalı kuvvet ve konuşlanma verisi
(Askeri) time-phased force and deployment data
zaman tutmak
to keep time
zaman zaman
from time to time, occasionally
zaman zaman
from time to time

I go to the library from time to time. - Ben zaman zaman kütüphaneye giderim.

I meet him from time to time. - Ben zaman zaman onunla karşılaşırım.

zaman zaman
on and off

Tom and Mary have been dating on and off for a year. - Tom ve Mary bir yıldır zaman zaman çıkıyorlardı.

It was raining on and off all night long. - Bütün gece boyunca zaman zaman yağmur yağıyordu.

zaman zaman
betweenwhiles
zaman zaman
in places
zaman zaman
betweentimes
zaman zaman
ever and anon
zaman zaman
now and again
zaman zaman
now and then

I fall asleep in the class every now and then. - Zaman zaman sınıfta uyuyakalırım.

Tom hears from Mary every now and then. - Tom zaman zaman Mary'den haber alır.

zaman zarfı
adverb of time
zaman öldürmek
dally
zaman öldürücü
kill time
zaman ayırmak
get round to
Zaman aralığı
Time range
zaman ayırmak
spare time

What should I do in order to spare time? - Zaman ayırmak için ne yapmalıyım?

zaman ayırmak
get around to
zaman ayırmak
allocate (some) time
zaman zaman
sporadic
zaman zaman
at times

At times, I can't trust him. - Zaman zaman, ona güvenemiyorum.

Though Tom's English seems quite good at times, he doesn't seem to know his limitations and it's impossible to convince him that he's wrong when he makes a mistake. - Tom'un İngilizcesi zaman zaman oldukça iyi görünsede, o sınırlarını biliyor gibi görünmüyor ve o bir hata yaptığında onu hatalı olduğuna ikna etmek imkansızdır.

zaman aralığı
time slot

The network is moving your show to another time slot. - Şebeke gösterinizi başka bir zaman aralığına taşıyor.

zaman ayırmak
spare some time to
zaman geçirmek
(deyim) fill in time
zaman geçtikçe
as time goes by
zaman geçtikçe
in the process of time
zaman harcamak
dawdle
zaman harcamak
expend time
zaman harcamak
spend time

Tom didn't want to spend time in jail. - Tom hapiste zaman harcamak istemiyordu.

We have to spend time with Tom now. - Biz şimdi Tom ile zaman harcamak zorundayız.

zaman harcamak
fool around
zaman zaman
occasionally

He occasionally visited me. - O, zaman zaman beni ziyaret etti.

Tom occasionally visited Mary at her parents' house. - Tom zaman zaman Mary'yi anne babasının evinde ziyaret eder.

zaman zaman
betimes
zamanlar
(Dilbilim) tenses
zaman aralığı
time period

The goal of the center should be to train young people from other countries within a specific time period. - Merkezin hedefi, diğer ülkelerden gelen gençleri belli bir zaman aralığında eğitmek olmalıdır.

zaman aralığı
time interval

If you concentrate, you'll be able to finish within a shorter time interval. - Eğer konsantre olursanız, daha kısa zaman aralığında bitirebileceksiniz.

zaman dilimi
time zone

It's morning here in my time zone. - Benim zaman dilimimde burada sabah.

I live in the Pacific time zone in the USA. - ABD'de Pasifik Zaman Dilimi'nde yaşıyorum.

zaman dilimi
period of time
zaman dilimi
time frame
zaman geçirmek
play for time
zaman geçtikçe
as time goes on
zaman zaman
off and on
Zaman aşımı
lapse of time
Zaman geçtikçe
time passes
Zaman kaybı
a waste of time
zaman almak
to take time
zaman aralığı
time window
zaman aralığı
timespan
zaman ayırmak
allocate time to
zaman dilimi
timezone
zaman harcamak
to spend time
zaman içinde
in time of
zaman kaybı
wild goose chase

looking for a perfect job is a wild goose chase.

zaman kaybı
time loss
zaman vermek
giving time
zaman zaman
time to time

I meet him from time to time. - Ben zaman zaman onunla karşılaşırım.

You should look after the children from time to time. - Zaman zaman çocuklara bakmalısın.

geçmiş zaman yerine kullanılan geniş zaman
historical present
kesin zaman ve zaman aralığı
(Askeri) precise time and time interval
zaman aşımı
time out , timeout
zaman aşımı
time out, timeout
zaman dilimi
time slice
zaman dilimi
time frame , time slice
zaman dilimi
time frame, time slice
zaman harcamak
fiddle away
zaman kaybı
waste of time

In my opinion, Twitter is a waste of time. - Bence Twitter bir zaman kaybıdır.

Men believe that discussing problems is a waste of time. - İnsanlar sorunları tartışmanın bir zaman kaybı olduğuna inanıyorlar.

zaman kazanmak
1. to save time. 2. (for someone) to gain time
zaman kazanmak
stall
zaman kazanmak
to gain time, to buy time
zaman vermek
respite
zaman vermek
to set aside time (for) (something)
zaman zaman
now

Tom hears from Mary every now and then. - Tom zaman zaman Mary'den haber alır.

I fall asleep in the class every now and then. - Zaman zaman sınıfta uyuyakalırım.

zaman zaman
on occasion

He reads detective stories on occasion. - O, zaman zaman dedektif hikayeleri okur.

We've met on occasion. - Biz zaman zaman buluştuk.

zaman zaman
interval
zaman zaman
again
zaman zaman
anon
Английский Язык - Английский Язык
Albizia saman, a large tropical tree in the pea family
large ornamental tropical American tree with bipinnate leaves and globose clusters of flowers with crimson stamens and sweet-pulp seed pods eaten by cattle
Турецкий язык - Турецкий язык
(Osmanlı Dönemi) Bak: Zeman
(Hukuk) Bir ödemeyi veya zarar ziyanı karşılama sorumluluğunu üstlenme
Bir işe ayrılmış veya bir iş için alışılmış saatler
Velid Ebüzziya'nın 1934 çıkardığı gazete
Fiillerin belirttikleri geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman, geniş zaman kavramı
Belirlenmiş olan an. Çağ, mevsim
Belirlenmiş olan an
Bir işe ayrılmış veya bir iş için alışılmış saatler: "Eski müdür zamanında hayli şımarmış olan bu miskin ve ukala herifi sepetledi."- H. Taner
Bir süre ile ilgili durum ve şartlar: "Sigarasını efkârlı olduğu zamanlar yaptığı gibi sık nefeslerle çabuk çabuk içiyordu."- H. Taner
Yer kabuğunun geçirdiği gelişimde belirlenen ve fosillere göre dörde ayrılan geniş evrelerden her biri
Dönem, devir
Güneş ve yıldızların öğlene göre açısal uzaklığına karşılık bir ölçü
Bir süre ile ilgili durum ve şartlar
Bir iş veya oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre, vakit: "Zaman geçtikçe hafifleyecek yerde, daha ziyade ağırlaşan bir vicdan azabı duyarım."- Ö. Seyfettin
Bu sürenin belirli bir parçası, vakit: "Efendiler, az söylemek çok yapmak zamanı gelmiştir."- A. İlhan
Bu sürenin belirli bir parçası, vakit
Çağ, mevsim
Bir iş veya oluşun içinde geçtiği, geçeceği veya geçmekte olduğu süre, vakit
devran
vakit

Nasıl vakit buluyor bilmiyorum. - Buna nasıl zaman ayırıyor bilmiyorum.

Şu sıralar BT sertifikasyonlarına çalışmaya çok vakit harcıyorum. - Bu aralar IT sertifikasyonlarına çalışmak için epey zaman harcıyorum.

dem
adar
eyn
(Osmanlı Dönemi) AFUR
ZAMAN AŞIMI
(Hukuk) Yıllanma; yasanın belirlediği koşullarda bir zamanın geçmesi ile bir hak kazanma veya bir yükten kurtulma yolu
zaman bilimsel
Zaman bilimi ile ilgili olan, kronolojik
zaman dizini
Gözlemlere dayanarak zaman ölçeğini belirleyen, tutulmaları, gezegenlerle ilgili önemli olayları, yıldızların yerlerini zaman sırasına göre veren bilim, kronoloji
zaman dizini
Tarihî olayların zaman bakımından sırası, kronoloji
zaman zaman
Belli olmayan zamanlarda, ara sıra, bazen
Zaman almak
sürmek
Zaman aşımı
(Hukuk) MÜRURUZAMAN
Zaman harcamak
geçirmek
Zaman zaman
anbean
Zaman zaman
gahice
Zamanlar
(Hukuk) EZMİNE
zaman aşımı
Süre aşımı, müruruzaman
zamanlar
(Osmanlı Dönemi) ezmen
Английский Язык - Турецкий язык

Определение zaman в Английский Язык Турецкий язык словарь

zaman geçirmek
spend time with
zaman makinesi
Time machine
zaman
Избранное