Select Keyboard:
Türkçe ▾
  1. Türkçe
  2. English
  3. العربية
  4. Dansk
  5. Deutsch
  6. Ελληνικά
  7. Español
  8. فارسی
  9. Français
  10. Italiano
  11. Kurdî
  12. Nederlands
  13. Polski
  14. Português Brasileiro
  15. Português
  16. Русский
  17. Suomi
  18. Svenska
  19. 中文注音符号
  20. 中文仓颉输入法
X
"1234567890*-Bksp
Tabqwertyuıopğü,
CapsasdfghjklşiEnter
Shift<zxcvbnmöç.Shift
AltGr

an established reason for the existence of a defect or problem

listen to the pronunciation of an established reason for the existence of a defect or problem
Английский Язык - Турецкий язык

Определение an established reason for the existence of a defect or problem в Английский Язык Турецкий язык словарь

cause
{f} yol açmak

Paniğe yol açmak istemiyorum. - I don't want to cause a panic.

Herhangi bir soruna yol açmak istemiyoruz. - We don't want to cause any trouble.

cause
neden

İnsan ölümlerinin çoğuna, sigara dumanı neden olmuştur. - A lot of human deaths are caused by smoking cigarettes.

Bütün boşanmalarının temel nedeni evliliktir. - Marriage is the main cause of all divorces.

cause
{f} neden olmak, sebep olmak, yol açmak: What's caused this? Buna yol açan ne? Will it really cause my camellias to bloom earlier? Gerçekten
cause
{i} gaye
cause
{i}

İşçilerimiz buz fırtınasının neden olduğu hasarı onarmak için gece gündüz çalışıyorlar. - Our employees are working around the clock to fix the damage caused by the ice storm.

Tom başıma fazladan iş çıkarıyor. - Tom causes me a lot of extra work.

cause
{i} amaç

Burada iyi bir amaç için buradayız. - We're here for a good cause.

cause
{f} neden olma

Bunun olmasına neden olmadın. - You didn't cause it to happen.

Tom bize daha fazla soruna neden olmak istemedi. - Tom didn't want to cause us any more trouble.

cause
tarafını tutmak
cause
{i} sorun

Bir trafik kazası, bize bir sürü soruna neden oldu. - A traffic accident caused us a lot of trouble.

Tom'un niyeti Mary'ye sorun yaratmak değildi. - Tom didn't intend to cause Mary any trouble.

cause
final cause asıl gaye
cause
make common cause with işbirliği etmek
cause
{i} dava, ülkü: That's a cause worthy of one's devotion. Kendini adamaya değer bir dava. 4
cause
ülkü
cause
{i} dava konusu
cause
{i} dava

Yakında hareket artmıyordu. Birçok kişinin cesareti kırıldı ve davadan ayrıldı. - Soon the movement was no longer growing. Many people became discouraged and left the cause.

O, davaya hiçbir katkıda bulunmadı. - He contributed nothing to the cause.

cause
ilke

Bir boşanma duyduğumuzda biz bunun o iki kişinin temel ilkeler üzerinde anlaşmaya varma yetersizliğinden kaynaklandığını varsayıyoruz. - When we hear of a divorce we assume that it was caused by the inability of those two people to agree upon fundamentals.

cause
-e neden olmak
cause
(isim) neden, sebep, amaç, gaye, haklı neden, dava, dava konusu, sorun, problem, iş
cause
{i} neden, sebep, illet
Английский Язык - Английский Язык
cause
an established reason for the existence of a defect or problem

    Расстановка переносов

    an established rea·son for the ex·ist·ence of a de·fect or prob·lem

    Турецкое произношение

    ın istäblîşt rizın fôr dhi egzîstıns ıv ı dîfekt ır präblım

    Произношение

    /ən ēˈstabləsʜt ˈrēzən ˈfôr ᴛʜē egˈzəstəns əv ə dəˈfekt ər ˈpräbləm/ /ən iːˈstæblɪʃt ˈriːzən ˈfɔːr ðiː ɛɡˈzɪstəns əv ə dɪˈfɛkt ɜr ˈprɑːbləm/
Избранное