sadece

listen to the pronunciation of sadece
Турецкий язык - Английский Язык
just

Jazz isn't dead, it just smells funny. - Caz ölmedi, sadece komik kokuyor.

I'm just going to rest during the summer vacation. - Yaz tatili sırasında sadece dinleneceğim.

merely

He said it merely as a joke. - O, onu sadece bir şaka olarak söyledi.

How to merely get tea? - Sadece çay nasıl alınır?

solely

From the standpoint of ecology, Antarctica should be reserved solely for research, not for tourism or for commercial exploration. - Ekoloji açısından, Antarktika turizm için ya da ticari keşif için değil, sadece araştırma için korunmalıdır.

only

Walking from the station to the house takes only five minutes. - İstasyondan yürüyerek eve gitmek sadece beş dakika.

The past can only be known, not changed. The future can only be changed, not known. - Geçmiş sadece bilinir, değişmez. Gelecek ise sadece değişir, bilinmez.

purely

This trip is purely for pleasure. - Bu yolculuk sadece zevk içindir.

This happened purely by accident. - Bu sadece kazara oldu.

alone

They just wanted to be left alone. - Sadece yalnız bırakılmak istediler.

Right now, Tom just wants to be left alone. - Şu anda, Tom sadece yalnız bırakılmayı istiyor.

simply

This is why Tatoeba is multilingual. But not that kind of multilingual. Not the kind where languages are simply being paired up together, and where some pairs are left behind. - Tatoeba'nın çok dilli olmasının nedeni budur. Fakat o tür çok dilli değil. Dillerin sadece birlikte eşleştirildiği ve bazı çiftlerin geride bırakıldığı tür değil.

Patients often die simply because they yield to their diseases. - Hastalar çoğunlukla sadece hastalıklarına boyun eğdikleri için ölürler.

barely

Tom just barely passed the test. - Tom testi sadece zar zor geçti.

pure and simple
none but
not only

Not only did I eat pilaf, but I also ate kebabs. - Sadece pilav değil, kebap da yedim.

Not only you but I also was to blame. - Sadece sen değil aynı zamanda ben de suçlanacaktım.

such

I'm just trying to figure out why someone would do such a thing. - Ben sadece birinin neden böyle bir şey yapacağını anlamaya çalışıyorum.

You're very lucky you know! A such thing happen only once in a lifetime. - Bilirsin çok şanslısın! Böyle bir şey bir ömür boyu sadece bir kez olur.

nothing but

It was nothing but a joke. - O sadece bir şakaydı.

She likes nothing but the best. - O sadece en iyileri sever.

only, solely, merely, just
itself

What I have learnt is not just the Chinese language, but something about the country itself as well. - Sadece Çince dilini değil ama aynı zamanda ülkenin kendisi hakkında da bir şeyler öğrendim.

History is merely repeating itself. - Tarih sadece kendini tekrarlıyor.

nigh but
exclusively

Penguins live almost exclusively in the Southern Hemisphere. - Penguenler neredeyse sadece Güney Yarımküre'de yaşarlar.

I read detective stories exclusively. - Ben sadece dedektif hikayeleri okurum.

but

The singer is famous not only in Japan but also in Europe. - Şarkıcı sadece Japonya'da değil, aynı zamanda Avrupa'da da ünlü.

We get closer, trying to understand each other, but just hurt each other and cry. - Birbirimizi anlamaya çalışarak yakınlaşırız fakat sadece birbirimizi incitiriz ve ağlarız.

nothing else

You just have to wait. There's nothing else you can do. - Sadece beklemek zorundasın. Yapabileceğin başka bir şey yok.

I just sell newspapers, nothing else. - Ben sadece gazete satıyorum, başka bir şey satmıyorum.

mere

The mere thought of a snake makes me shiver. - Bir yılanı sadece düşünmek beni titretiyor.

The mere sight of a dog made her afraid. - Bir köpeğin sadece bakışı onu korkuttu.

nothing more or less than
provided

The king had only one child, and that was a daughter, so he foresaw that she must be provided with a husband who would be fit to be king after him. - Kralın sadece bir çocuğu vardı ve o bir kızdı, bu yüzden ona ondan sonra kral olmak için uygun olacak bir koca temin edilmesi gerektiğini öngördü.

nothing more than
sole

From the standpoint of ecology, Antarctica should be reserved solely for research, not for tourism or for commercial exploration. - Ekoloji açısından, Antarktika turizm için ya da ticari keşif için değil, sadece araştırma için korunmalıdır.

just in

You are only just in time. - Sadece sen zamanında geldin.

He is not just interested, he's crazy about it. - O onunla sadece ilgilenmiyor, ona deli oluyor.

only if

If and only if the ice-cream is vanilla flavour will Xiao Wang eat it. - Xiao Wang eğer sadece vanilyalıysa dondurmayı yiyecek.

Tom can walk only if he has his cane. - Tom sadece bastonu olursa yürüyebilir.

the just
only to

I went all the way to see her only to find her away from home. - Bütün yolu sadece onun evden uzakta olduğunu anlamak için yürüdüm.

You have only to ask for his help. - Sadece onun yardımını istemek zorundasın.

the only

You and Emet are the only ones still here. - Hâlâ burada olanlar sadece sen ve Emet'sin.

The only way I can eat oatmeal is with a lot of sugar. - Yulaf ezmesini sadece bol şekerli yiyebilirim.

only when

Use the highest heat settings only when you're ironing fabrics made of natural fibers like cotton or linen. - Sadece pamuk ve keten gibi doğal liflerden yapılmış kumaşları ütülerken en yüksek ısı ayarlarını kullanın.

Drink water only when you are thirsty; drinking 8 glasses a day is only a myth. - Sadece susadığında su iç; bir günde 8 bardak içmek efsanedir.

only as
plain

I'm just a plain office worker. - Ben sadece düz bir ofis çalışanıyım.

Plain white paper will do. - Sadece beyaz kağıt yeterli.

providing
sadece kenarlardan alın
Just take some off the edges
sadece ve sadece
only if/only when/only : - "Call me only if your cold gets worse."
sadece akıl veren
armchair
sadece anneden olan akrabalık
halfblood
sadece aptallar
none but fools
sadece babadan olan kan bağı
halfblood
sadece beni ilgilendirir
that's just my bag
sadece bu değil
not only this
sadece elde yıkama
Handwash only
sadece etrafa bakıyorum
I'm just looking around
sadece eğlenmek için
just for the fun
sadece gerekli olanları yapın
Just do the essentials
sadece gönderme için kriptolanmış
(Askeri) encrypt for transmission only
sadece ikimiz
just the two of us
sadece ikincil radar verisi
(Askeri) secondary radar data only
sadece kendini merkez alan
egocentric
sadece kişisel kullanım için eşyalarım var
I only have articles for personal use
sadece kuru temizleme
dry clean only
sadece merhabalaşmak
be on nodding terms
sadece nakit
Cash only
sadece salata rica ediyorum
I would like just a salad
sadece saçlarım ucunu kesip düzeltiniz lütfen
just a trim please
sadece sen
none but you
sadece tıraş bıçağı
Razors only
sadece yelkenleri görülen
hull down
ana renklerin sadece ini ayırdedebilen
dichromatic
burası sadece yayalara açık
This is a pedestrian street only
deniz astsubay kıdemli başçavuş; sadece tamamlanmış hükümler
(Askeri) chief petty officer; complete provisions only
elektro-optik; son ofis; eşit fırsat; icra emri; sadece gözler
(Askeri) electro-optical; end office; equal opportunity; executive order; eyes only
elektronik olarak silinebilir programlanabilir ve sadece okunabilir hafıza
(Askeri) electronic erasable programmable read-only memory
hastalığın sadece kafada olduğuna inanan mezhep
Christian Science
silinebilir programlanabilir sadece okunabilir hafıza
(Askeri) erasable programmable read-only memory
Турецкий язык - Турецкий язык
Başka bir şey bulunmaksızın, yalnızca, ancak, sade
Başka bir şey bulunmaksızın, yalnızca, ancak, sade: "Her millette olduğu gibi, bizde de kelimeleri, şiir canlandırmış, nesir sadece kullanmıştır."- Y. K. Karaosmanoğlu
bir
(Osmanlı Dönemi) MAHZ