Ben bunu hep yaparım.
- I do it all the time.
Bugün hava harika fakat bu günlerde hep yağmur yağdı.
- The weather today is great, but lately it's been raining all the time.
Tren o kadar kalabalıktı ki ben bütün yol boyunca ayakta durmak zorunda kaldım.
- The train was so crowded that I had to keep standing all the way.
Tom bütün yol boyunca kapıyı kapattıramadı.
- Tom couldn't get the door to close all the way.
Tom'a en iyi dileklerimizi dileyelim.
- Let's wish Tom all the best.
Hepinize en iyisini diliyorum.
- I wish you all the best.
Bill her zaman dürüsttür.
- Bill is honest all the time.
The New York Times onun galerisini her zaman eleştirir.
- The New York Times reviews her gallery all the time.
John sürekli hatalar yapıyordu.
- John was making mistakes all the time.
Tom sürekli Mary hakkında düşünüyor.
- Tom thinks about Mary all the time.
O her zaman sigara içmeye devam etti.
- He kept smoking all the while.
O her zaman ağlamaktan başka hiçbir şey yapmadı.
- She did nothing but cry all the while.
O çok iyi bir iş yapmıyor. Yine de, onun elinden geleni yaptığını kabul etmelisin.
- He's not doing a very good job. All the same, you've got to admit that he's doing his best.
Yine de teşekkür ederim.
- Thank you all the same.
İnsanlar hepsi bir değil.
- People aren't all the same.
London was startled by a crime of singular ferocity and rendered all the more notable by the high position of the victim.
He knew it was risky, but he did it all the same.
I have never been this excited about having an album. I play it all the time.
The public does not wish to be outraged in this way all the time.
... to summarize all the wondrous properties of string theory into one equation. ...
... there are obviously a full range of counters in Afghanistan on the civilian side, all the ...