Definition of yerde in Turkish English dictionary
- underfoot
- on the ground
The ball rolled on the ground towards me.
- Top yerde bana doğru yuvarlandı.
Tom saw something on the ground.
- Tom yerde bir şey gördü.
- on floor
- on ground
- yer
- location
Every year I find myself at a different location.
- Her yıl kendimi farklı bir yerde buluyorum.
She asked about the location of the house.
- O, evin yerini sordu.
- yer
- place
Put yourself in my place.
- Kendini benim yerime koy.
You know many interesting places, don't you?
- Çok enteresan yerler biliyorsun, değil mi?
- yer
- floor
I spilled egg on the floor.
- Yumurtayı yere döktüm.
The doll lay on the floor.
- Bebek yerde yatıyordu.
- yer
- {i} ground
This park used to be a hunting ground for a noble family.
- Bu park asil bir aile için bir avlanma yeriydi.
The soldier lay injured on the ground.
- Asker yerde yaralı yatıyordu.
- yerde alınmış
- field surveyed
- yerde paralanma
- (Askeri) graze burst
- yerde çalıştırma
- (Askeri) ground start
- yerde çekmek
- drag
- yerde alarm durumu
- (Askeri) ground alert
- yerde alarm usulü
- (Askeri) ground alert method
- yerde doğrulanmış
- field verified
- yerde hazırlık durumu
- (Askeri) ground readiness
- yerde instead of
- (preceded by a future participle): Tatlı yiyecek yerde meyve ye. Instead of eating sweet pastries, eat fruit
- yerde kapak açma kolu
- ground door opening handle
- yerde muayene kavramları
- (Havacılık) ground test couplings
- yerde smaç plase
- (Spor) roll shot
- yerde sürünmek
- grovel
- yerde sürüyerek kirletmek
- draggle
- yerde tarıma ait
- (Tarım) geoponic
- yerde uzamak
- trail
- yerde uçuştan vazgeçmek
- (Askeri) ground abort
- yerde yakıt ikmali
- (Askeri) ground refuelling
- yerde çalışma müddeti
- (Havacılık) ground running time
- yer
- spot
Tom parked in his usual spot.
- Tom her zamanki yerine parketti.
What's your favorite vacation spot?
- Favori tatil yerin nedir?
- yer
- {i} terrain
Situated on hilly terrain, the cathedral can be seen from a long distance.
- Tepelik arazide yer alan katedral uzun bir mesafeden görülebilir.
- her yerde birden bulunan
- ubiquitous
- yer
- {i} stand
Tom walked over to where Mary was standing.
- Tom Mary'nin durduğu yere doğru yürüdü.
Tom couldn't see the lake from where he was standing.
- Tom durduğu yerden gölü göremiyordu.
- -ecek yerde
- instead
- bir yerde
- somewhere
He lives somewhere about here.
- O, burada bir yerde yaşıyor.
I saw her somewhere two years ago.
- Onu ben iki yıl önce bir yerde gördüm.
- yer
- (Bilgisayar) to
- yer
- {i} quarter
I eat dinner at quarter past seven.
- Yediyi çeyrek geçe akşam yemeğini yerim.
- yer
- {i} where
Stratford-on-Avon, where Shakespeare was born, is visited by many tourists every year.
- Shakespeare'in doğduğu yer, Stratford-on-Avon, her yıl bir sürü turist tarafından ziyaret edilir.
His dog follows him wherever he goes.
- Köpeği her yerde onu gittiği yerden takip eder.
- (bir yerde) yetişmek
- range
- bir yerde
- as it were
- bir yerde
- anywhere
Tom isn't currently working anywhere.
- Tom şu anda herhangi bir yerde çalışmıyor.
Do you feel at home anywhere?
- Herhangi bir yerde evinizdeymiş gibi hisseder misiniz?
- bir yerde bulunmak
- be situated
- bir yerde durmak
- stop off
- bir yerde ikamet etmek
- abode
- bir yerde kalmak (su vb)
- stand
- bir yerde oturan
- resident
- bir yerde oturan kimse
- calm
- bir yerde oturan kimse
- occupant
- bir yerde oturan kimse
- habitant
- bir yerde toplamak
- centralize
- bir yerde torpili olmak
- have an in
- bir yerde tutmak
- store
- bulundurmak (bir yerde)
- stock
- durmak (bir yerde)
- stand
- her yerde
- the world over
- her yerde
- allover
- her yerde
- everyplace
- her yerde
- here there and everywhere
- her yerde
- anywhere
Tom can sleep anywhere.
- Tom her yerde uyuyabilir.
You can find the same thing anywhere.
- Her yerde aynı şeyi bulabilirsin.
- her yerde
- no matter where
- her yerde
- left right and centre
- ikamet etme (bir yerde)
- abode
- olay (bir yerde) geçmek
- take place
- olay (bir yerde) geçmek
- come about
- olay (bir yerde) geçmek
- occur
- olmak (bir yerde)
- stand
- yer
- (Bilgisayar) topo
- yer
- residence
- yer
- (Askeri) catchall
- yer
- housing
- yer
- trace
This security system allows us to trace employees movements anywhere they go.
- Bu güvenlik sistemi çalışanların hareketlerini gittikleri yerde izlemelerine izin verir.
The police looked everywhere and couldn't find any trace of Tom.
- Polis her yere baktı ve Tom'la ilgili herhangi bir iz bulamadı.
- yer
- (Havacılık) spool
- yer
- duty
Come what may, we must do our duty.
- Ne olursa olsun vazifemizi yerine getirmeliyiz.
Try to fulfill your duty.
- Görevini yerine getirmeye çalış.
- yer
- party
Paul went to the party in place of his father.
- Paul babasının yerine partiye gitti.
A party is a good place to make friends with other people.
- Parti başka insanlarla arkadaş olmak için elverişli bir yerdir.
- yer
- bin
I use a three-ring binder for all my subjects instead of a notebook for each one.
- Her biri için bir dizüstü bilgisayar yerine bütün konularım için üç halkalı klasör kullanırım.
- yer
- facility
- yer
- swatch
- yer
- venture
- yer
- point
His speech was to the point.
- Onun konuşması tam yerindeydi.
Tom pointed to the ground.
- Tom yere işaret etti.
- yer
- feature
- yer
- (Bilgisayar) in
- yer
- terrane
- yer
- yard
- yer
- employment
- yer
- scar
The natives are scared of this place.
- Yerliler buradan korkuyorlar.
She's out there somewhere alone and scared.
- O orada bir yerde yalnız ve korkmuş.
- yer
- mark
Markku joined the local football club.
- Markku yerel futbol kulübüne katıldı.
Tom met Mary in a local flea market.
- Tom yerel bit pazarında Mary'yle buluştu.
- yer
- subterranean
- yer
- {i} whereabouts
I don't know his whereabouts.
- Onun bulunduğu yeri bilmiyorum.
Parents should monitor their children's whereabouts.
- Anne ve babalar, çocuklarının bulunduğu yerleri izlemelidir.
- yer
- site
The investigators gathered evidence from the crash site.
- Araştırmacılar kaza yerinden delil topladılar.
Dan sent the machines to a site where they would be dismantled.
- Dan makineleri sökülecekleri bir yere gönderdi.
- yer
- locality
- yer
- situs
- yer
- room
There was room for one person in the car.
- Arabada bir kişilik yer vardı.
You must make room for the television.
- Televizyon için yer açmalısın.
- yer
- earth
The earth is where we all live.
- Dünya hepimizin yaşadığı yerdir.
In an earthquake, the ground can shake up and down, or back and forth.
- Bir depremde, yer yukarı ve aşağı ya da geriye ve ileriye sallanabilir.
- yer
- seat
I was ushered to my seat.
- Beni yerime götürdüler.
Tom showed up early so he could get a good seat.
- İyi bir yer alabilmek için Tom erken geldi.
- yer
- situation
Why don't you actually consider your situation instead of just chancing it?
- Sadece onu değiştirmek yerine, neden durumunu gerçekten düşünmüyorsun?
If I were you, I would have done the same thing in such a difficult situation.
- Yerinde olsam, böyle zor bir durumda aynı şeyi yaparım.
- yer
- abode
- aynı yerde aynı zamanda
- same time same place
- aynı yerde aynı zamanda
- at the same time, same place
- aynı yerde saymak
- spin your wheelsto waste time doing things that achieve nothing
- sakinler, bir yerde oturanlar
- residents, those living in one place
- yer
- the land
- yer
- {i} slot
- yer
- placing
- yer
- place of
- Bir yerde bir aksaklık var
- There's a hitch somewhere
- Yer
- (Tıp) locum
- ahı tutmak / yerde kalmamak
- to have one's curse take effect
- ahır gibi yerde yaşamak
- pig it
- ahır gibi yerde yaşamak
- pig
- aklı başka yerde
- a long way off
- anormal bir yerde
- ectopic
- ateşle barut bir arada/ yerde olmaz/durmaz
- (Atasözü) It is dangerous to leave a young couple alone together
- aynı anda her yerde bulunma
- ubiquity
- aynı yerde
- ibid
- aynı yerde
- ibidem
- başka yerde
- otherwhere
- başka yerde kalmak
- stay away
- bilinmeyen bir yerde
- in the middle of nowhere
- bir yerde
- a) somewhere, someplace b) anywhere c) as it were
- bir yerde borusu öten kişi
- (deyim) cock of the walk
- bir yerde durmak (mola vb)
- stop at
- bir yerde imal edilen
- manufactured in
- bir yerde imal edilmiş
- manufactured in
- bir yerde kalmak
- (Argo) jackshay
- bir yerde saplanıp kalmak
- get bogged down in
- bir yerde yerleşmişlik
- sedentariness
- bir yerde çakılı kalmak
- stick around
- birdenbire durmak (bir yerde)
- stop short at
- birçok yerde
- passim
- bol olmak (bir yerde)
- abound with
- diği yerde
- where
- durduk yerde
- without rhyme or reason
- dığı yerde
- wherewith
- elin erişebileceği yerde
- (Konuşma Dili) within an arm's reach
- gezinmek (bir yerde)
- perambulate
- gizli bir yerde
- in secret
- gizli yerde saklanan şey
- cache
- gökte ararken yerde bulmak
- to find/meet (sb/sth) unexpectedly
- gözle görünür yerde
- within sight
- gözle görünür yerde
- in sight
- güvenli bir yerde
- under lock and key
- hak yerde kalmaz
- (Atasözü) Justice wins in the end
- her yerde
- at every turn
- her yerde
- all over
I looked all over for Tom.
- Tom'u her yerde aradım.
I searched all over for Tom.
- Tom için her yerde araştırma yaptım.
- her yerde
- far and near
- her yerde
- everywhere, all over, high and low
- her yerde
- everywhere
These are on sale everywhere.
- Bunlar her yerde satılıyor.
She is an excellent scholar, and is recognized everywhere as such.
- O, mükemmel bir bilim adamıdır, bu itibarla her yerde tanınır.
- her yerde aramak
- search high and low
- her yerde birden bulunma
- omnipresence
- her yerde bulunan
- immanent
- her yerde bulunma
- immanency
- her yerde bulunma
- immanence
- her zaman her yerde var olan
- omnipresent
- herhangi bir yerde
- somewhere
I have Tom's address somewhere.
- Herhangi bir yerde Tom'un adresine sahibim.
- hiçbir yerde
- nowhere
Tom appeared from out of nowhere.
- Tom hiçbir yerde dışarı çıkmadı.
They were nowhere to be found.
- Bulunacak hiçbir yerde yoklardı.
- hiçbir yerde
- (used with a negative verb) anywhere at all, in any place whatsoever; nowhere at all; anywhere; nowhere, in no place
- hiçbir yerde
- anywhere
They looked everywhere for him, but couldn't find him anywhere.
- Ona her yerde baktılar, ama hiçbir yerde bulamadılar.
The ring was not to be found anywhere.
- Bu yüzük hiçbir yerde bulunmayacaktı.
- hiçbir yerde/yere
- nowhere
- hocanın vurduğu yerde gül biter
- (Atasözü) Children benefit from the beatings their teachers give them
- içeri sığmayanların başka yerde toplanması
- overflow meeting
- kalmak (bir yerde)
- tarry
- kolay ulaşılır yerde
- within easy reach
- koyunun bulunmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler
- (Atasözü) An inferior thing seems first-rate to those who have never known anything better
- kâlbime yakın bir yerde bir ağrı var
- I have a pain near my heart
- kışı ılıman bir yerde geçirmek
- hibernate
- otur otruduğun yerde
- don't get involved
- oturan kimse (bir yerde)
- inhabitant
- oyunda yerde toplanan kâğıtlar
- trick
- pasaportumu hiçbir yerde bulamıyorum
- I can't find my passport anywhere
- rastgele yerde gömme
- (Askeri) isolated burial
- ringe yakın yerde
- at the ringside
- sapa yerde
- at the back of beyond
- serin yerde tutunuz
- keep cool
- sigara içilen yerde bir masa istiyorum
- I would like a table in a smoking area
- sigara içilen yerde oturabilir miyim
- Can I sit in a smoking area
- sigara içilmeyen yerde bir masa istiyorum
- I would like a table in a non smoking area
- sigara içilmeyen yerde oturabilir miyim
- Can I sit in a non smoking area
- suç anında başka yerde olduğu iddiası
- alibi
- suç anında başka yerde olduğunu kanıtlamak
- establish one's alibi
- suç mahallinden başka yerde
- alibi
- sıkışıp kalmak (bir yerde)
- stick with in
- verimsiz yerde petrol veren kuyu
- wildcat
- verimsiz yerde petrol veren kuyu
- wildcatting
- vıcık vıcık yerde yürümek
- squish
- yasak yerde avlanan kişi
- poacher
- yer
- station
The office where my father works is near the station.
- Babamın çalıştığı yer istasyonun yakınındadır.
There is a large parking lot in front of the station.
- İstasyonun önünde büyük bir park yeri vardır.
- yer
- geo
Georgia is his native state.
- Gürcistan onun yerli devletidir.
George III has been unfairly maligned by historians.
- George III, tarihçiler tarafından haksız yere kötü muamele gördü.
- yer
- (a) seat; (a) room: Matine için iki yer ayırttım. I've reserved two seats for the matinée. Lokantada dört kişilik bir yer buldum. I found a table for four in the restaurant. Bu otelde boş yer yok. This hotel has no vacant rooms
- yer
- place; spot; position; location: Kandilli fevkalade güzel bir yer. Kandilli is an extraordinarily beautiful place. Senin yerin burası. This is your place./This is where you're to be. Eğlence yeri değil burası; ciddi bir işyeri. This isn't a place you come to in order to amuse yourself; it's a place where business is transacted in a serious way. Yerimde olsaydın ne yapardın? If you'd been in my shoes what would you have done? Feramuz Paşa'nın tarihteki yeri pek önemli sayılamaz. Feramuz Pasha's place in history cannot be reckoned an important one. Bu evin yeri hoşuma gidiyor. I like this house's location. Ağrının yerini daha iyi tarif edemez misiniz? Can't you describe more clearly where the pain is?
- yer
- mark (left by something): yara yeri scar left by a wound
- yer
- the earth, the ground: Yere düştü. He fell to the ground. Bütün parası yerde gömülü. All of his money is buried in the ground
- yer
- premises
- yer
- floor: Bebek yerde emekliyor. The baby's crawling on the floor. Yerler halı kaplıydı. The floors were covered with rugs
- yer
- place; location, spot, point; ground; floor; seat; space, room; situation, employment, duty; mark, scar, trace; earth
- yer
- platform
- yer
- locale
- yer
- space
In the U.S., there are more prisoners than there is jail space for them. So the prisons are overcrowded.
- Amerika'da hapishanede mahkumlar için ayrılan yer mahkumlara yeterli değildir.Bu yüzden hapishaneler çok kalabalıktır.
Tom was angry at Mary because she parked in his space.
- Tom Mary'ye onun yerine park ettiği için kızgındı.
- yer
- standing
Tom pointed to where Mary was standing.
- Tom Mary'nin durduğu yeri gösterdi.
Tom walked over to where Mary was standing.
- Tom Mary'nin durduğu yere doğru yürüdü.
- yer
- area
I live in a remote area.
- Uzak bir yerde yaşıyorum.
Tom doesn't like people who smoke in no smoking areas.
- Tom, sigara içilmesi yasak yerlerde sigara içen insanlardan hoşlanmaz.
- yer
- mother earth
- yer
- terrain, region, area
- yer
- space, room: Otobüsün arka tarafında yer yok. There's no room in the back of the bus
- yer
- (Askeri) geolocation code file; standard specified geographic location file
- yer
- importance, place of importance: Bu maddenin sanayideki yeri yadsınamaz. It can't be denied that this material is of importance for industry
- yer
- post
In the post office, mail is classified according to the place where it is to go.
- Postanede, posta gideceği yere göre sınıflandırılır.
Instead of coming directly home, I took the long way and stopped by the post office.
- Doğrudan eve gelme yerine uzun bir yol yürüdüm ve postanenin yanında durdum.
- yer
- glebe
- yer
- terraneous
- yer
- the earth, the planet earth
- yer
- position
What would you do if you were in my position?
- Yerimde olsan ne yaparsın?
All the players were in position.
- Bütün oyuncular yerlerindeydi.
- yer
- stead
The president did not come, but sent the vice-president in his stead.
- Başkan gelmedi ama, yerine başkan yardımcısını gönderdi.
If you can't come, send someone in your stead.
- Eğer gelemiyorsan senin yerine birini gönder.
- yer
- locus
- yer
- ubiety; pew
- yer
- place, position (of employment)
- yer
- footing
- yer
- passage or part (of something written or spoken): Söylevimin bu yeri alkışlanmaya değer, değil mi? This part of my speech merits applause, doesn't it?
- yer
- piece of land, piece of property: Kalamış'ta bir yer aldık. We bought a piece of property in Kalamış
- yer
- lampoon
It's easy to lampoon their ideas now, but they seemed quite reasonable at the time.
- Şu an onların fikirlerini yermek kolay, fakat onlar o zaman epey haklı göründü.
- yer
- billet
- yer
- whither
- yer
- {i} ubiety
- yer
- whence
- çamurlu yerde büyüyen
- uliginose