vurulmak

listen to the pronunciation of vurulmak
Turkish - English
smite
to be shot; to be stabbed
to fall in love with, be smitten with
be stuck on
to be hit, be struck
be struck on smb
stop a bullet
to be hit/struck/shot, etc.; to fall for, to fall in love with, to be stuck on, to have a crush on
shot

Tom was about to be shot, but he didn't know it. - Tom vurulmak üzereydi ama o bunu bilmiyordu.

I don't want to be shot. - Vurulmak istemiyorum.

stuck on
hit
struck
fall in love with
be hit
take a bullet
vur
struck

The boxer struck his opponent hard. - Boksör rakibine sert vurdu.

He had just finished his homework when the clock struck ten. - Saat onu vurduğunda, o ev ödevini henüz bitirmişti.

vur
{f} shot

Benjamin shot a bear with a rifle. - Benjamin, bir ayıyı tüfekle vurdu.

They were ready to run the risk of being shot by the enemy. - Onlar düşman tarafından vurulma riskini göze almaya hazırdılar.

vur
{f} smitten

Dan was immediately smitten with Linda. - Dan hemen Linda'ya vuruldu.

He was smitten with your mother. - O senin annene vurulmuş.

vur
{f} pounding

Tom started pounding on the door. - Tom kapıya vurmaya başladı.

The manager reprimanded the man by pounding on the table. - Müdür masaya vurarak adamı azarladı.

vur
{f} slap
vur
{f} hit

An earthquake, 8.9 on the Richter scale, hits Japan and causes a massive tsunami. - Richter ölçeğine göre 8.9 şiddetinde bir deprem, Japonya'yı vurdu ve ağır bir tsunamiye sebep oldu.

If it had not been for his timely hit, our team would have lost the game. - Zamanında vuruş olmasaydı, bizim takım oyunu kaybetmiş olurdu.

vur
{f} beating

I saw him beating the animal. - Onun hayvana vurduğunu gördüm.

The rain was beating against the windows. - Yağmur pencerelere vuruyordu.

vur
{f} batting

He has a high batting average. - Onun yüksek bir topa vuruş averajı vardır.

vur
{f} flick
vur
{f} knock

Tom knocked Mary down. - Tom Mary'ye vurup yere serdi.

I heard a knock at the door. - Kapıda bir vurma sesi duydum.

vur
{f} thwack
vur
{f} striking

It was a bright cold day in April, and the clocks were striking thirteen. - Nisanda aydınlık soğuk bir gündü ve saat on üçü vuruyordu.

vur
{f} clout
vur
{f} smote
vur
{f} swipe
vur
{f} beaten

Have you ever beaten your dog? - Hiç köpeğine vurdun mu?

I've never beaten Tom. - Ben hiç Tom'a vurmadım.

vur
{f} thump
vur
{f} hitting

Tom didn't blame Mary for hitting John. - Tom, John'a vurduğu için Mary'yi suçlamadı.

Ow! Yukiko! That hurts! Quit hitting me with your fists! - Ooo! Yukiko! O acıtıyor! Bana yumruklarınla vurmaktan vazgeç!

vur
{f} sock
birdenbire vurulmak (birisine)
be smitten with
boynu vurulmak
be beheaded
boynu vurulmak
be decapitated
ciddi biçimde vurulmak
be fatally shot
vur
whacked

Tom whacked the dog with his cane. - Tom bastonu ile köpeğe vurdu.

vur
whacking
vur
battering
vur
{f} beat

Why did your father beat you? - Neden baban sana vurdu?

The rain beats against the window pane. - Yağmur pencere camına vuruyor.

vurulma
infatuation
zincir vurulmak
be enslaved
zincir vurulmak
be put in chains
Turkish - Turkish
Vurmak işine konu olmak
Âşık olmak, gönül kaptırmak, sevdalanmak
vurulma
Vurulmak durumu