İngilizce konuşmak kolay değildir.
- Speaking English isn't easy.
İngilizce konuşmak kolay değildir.
- It's not easy to speak English.
Teknoloji hızla değişir demek bilinen gerçeği dile getirmektir.
- To say that technology changes rapidly is to utter a truism.
O tam ve mutlak bir zaman kaybıydı.
- It was a complete and utter waste of time.
O mutlak bir zaman kaybı.
- That's an utter waste of time.
Tom kadar iyi Fransızca konuşamayabilirim ama genellikle söylemek istediğim şeyi diyalog kurabilirim.
- I may not be able to speak French as well as Tom, but I can usually communicate what I want to say.
Genel olarak söylemek gerekirse, oğlanlar kızlardan daha hızlı koşabilirler.
- Generally speaking, boys can run faster than girls.
O benimle konuşmuyor.
- She doesn't speak to me.
John, Fransızcayı iyi konuşamıyor.
- John can't speak French well.
Bir yerli konuşan gibi ses çıkarmak istiyorsan bu çok iş gerektirir.
- If you want to sound like a native speaker, it'll take a lot of work.
Daha çok yerli bir konuşmacı gibi ses çıkarmak için ne yapabilirim?
- What can I do to sound more like a native speaker?
Utangaç erkek çocuğu onun varlığında tamamen sıkıldı.
- The shy boy was utterly embarrassed in her presence.
Bir ayda işi tamamen bitirmek imkansız.
- It is utterly impossible to finish the work within a month.
Teknoloji hızla değişir demek bilinen gerçeği dile getirmektir.
- To say that technology changes rapidly is to utter a truism.
Teniste doksanlı nesil şimdiye kadar son derece başarısız oldu, kızgın hayranlar söylüyor.
- The nineties generation in tennis has been utterly useless so far, exasperated fans say.
Tom son derece şaşırmış görünüyor.
- Tom looks utterly confused.
İsviçrelilerin çoğunluğu üç ya da dört dil konuşabilmektedir.
- The majority of the Swiss can speak three or four languages.
O, hem İngilizceyi hem de Fransızcayı çok iyi konuşabilmektedir.
- He can speak both English and French very well.
Tom Fransızca konuşabilip konuşamayacağımı bilmek istedi.
- Tom wanted to know if I could speak French.
İngilizcenin yanı sıra iki dil bilmekte.
- He speaks two languages besides English.
Tom tamamen yiyeceklere saplantılı. Mary'nin onu terkettiğine şaşmamalı.
- Tom is utterly obsessed with food. No wonder Mary dumped him!
Utangaç erkek çocuğu onun varlığında tamamen sıkıldı.
- The shy boy was utterly embarrassed in her presence.
And they will deceive every one his neighbour, and will not speak the truth: they have taught their tongue to speak lies, and weary themselves to commit iniquity.
A group of black guys were spitting rhymes in the corner, slapping hands and egging one another on.
Sally is uttering some fairly strange things in her illness.
Sally's car uttered a hideous shriek when she applied the brakes.
This is utter nonsense!.
Don't you utter another word!.
Wo be to you scrybes and pharises ypocrites, for ye make clene the utter side off the cuppe, and off the platter: but within they are full of brybery and excesse.
So whan he com nyghe to hir, she bade hym ryde uttir – ‘for thou smellyst all of the kychyn.’.