Tom cesur bir duruş aldı.
- Tom took a courageous stand.
Duruşumu netleştireyim.
- Let me make my stand clearer.
Tren o kadar doluydu ki tüm gezi boyunca ayakta kalmak zorunda kaldım.
- The train was so packed that I had to stand up during the whole trip.
Bu ikisi yan yana duruyor.
- These two are standing abreast.
İnsanlar çoşkuluyken, o her zaman uzak durur.
- He always stands off when people are enthusiastic.
Öğrenmeniz gereken ilk şey, kendi fikirleriniz üzerinde durmak.
- The first thing you must learn is to stand on your own ideas.
Siyah insanlar otobüsün arkasında oturmak ya da doluysa ayakta durmak zorunda kaldılar.
- Black people had to sit in the back of the bus, or stand if the back was full.
Beceriksizliğe tolerans göstermem.
- I don't tolerate incompetence.
Orada duran adam dükkanının sahibidir.
- The man standing over there is the owner of the store.
Binlerce destek çığlıkları tribünlerden duyulabildi.
- Thousands of supporting cries could be heard from the stands.
We won't stand for that type of behaviour.
... do not tolerate discrimination. That's been one of the hallmarks of my administration. ...
... And if you're not willing to tolerate contradiction ...