Definition of tarafsız in Turkish English dictionary
- (Hukuk) impartial
Teachers should treat all their students impartially.
- Öğretmenler bütün öğrencilerine tarafsız davranmalılar.
I have to be impartial.
- Tarafsız olmak zorundayım.
- unbiased
Tom is unbiased, I think.
- Sanırım, Tom tarafsız.
He puts on a show of being impartial and unbiased, but I think he's just a guy with no opinion of his own.
- O, tarafsız ve ön yargısız olmanın şovunu yapar fakat sanırım o sadece kendi fikri olmayan bir adam.
- neutral
That country remained neutral throughout World War II.
- O ülke II.Dünya Savaşı boyunca tarafsız kaldı.
Taylor tried to be neutral.
- Taylor tarafsız olmaya çalıştı.
- objective
Tom is objective, isn't he?
- Tom tarafsız, değil mi?
You're not being objective.
- Sen tarafsız olmuyorsun.
- uncommitted
- neutral (not belonging to either side)
- disinterested
- unbiassed
- free from bias
- impartial, unbiased
- dispassionate
- fair-minded
- judicial
- uncolored
- clinical
- detached
- impartial, objective, dispassionate, detached, disinterested
- noncommittal
- even handed
- equitable
- colorless
- candid
- crossbench
- non party
- non partisan
- evenhanded
- unprejudiced
- even-handed
- non-partisan
- unpredictable
- fair minded
- {s} colourless
- non committal
- {s} unwarped
- fairminded
- {s} uncoloured
- taraf
- {i} party
I intend to take my position as a third party.
- Üçüncü bir taraf olarak pozisyon almaya niyetliyim.
The party was organized by Mac.
- Parti Mac tarafından organize edildi.
- taraf
- side
They live on the other side of the road.
- Onlar sokağın diğer tarafında yaşıyorlar.
Everyone is a moon, and has a dark side which he never shows to anybody.
- Herkes bir aydır, ve herhangi birine asla göstermeyeceği karanlık bir tarafı vardır.
- taraf
- way
Tom had a propensity for looking the other way when spoken to.
- Tom'un, kendisiyle konuşulduğunda başka bir tarafa bakma huyu vardı.
Be sure to drop in on us if you come our way.
- Bizim tarafa yolun düşerse, bize uğramayı unutma.
- taraf
- part
The police regarded him as a party to the crime.
- Polis onu suçun bir taraftarı olarak görüyordu.
It was a mistake on their part.
- Onların tarafında bir hataydı.
- tarafsız ülke
- natural
- tarafsız bölge
- Neutral Zone
- tarafsız bölge
- demilitarized zone
- tarafsız devletler
- (Hukuk) the neutrals, neutral states
- tarafsız kimse
- Don't Know
- tarafsız kimse
- neutral
- tarafsız kılmak
- neutralize
- tarafsız olmak
- hold the scales even
- tarafsız ülke
- neutral
- taraf
- {i} facet
- taraf
- {i} end
Tom dog paddled toward the shallow end of the pool.
- Tom havuzun sığ tarafına doğru köpekleme yüzdü.
I'm getting endlessly annoyed by this foolishness.
- Bu aptallık tarafından sonsuz bir şekilde rahatsız oluyorum.
- taraf
- {i} hand
You'll see the bank on the left hand side of the hospital.
- Hastanenin sol tarafında bankayı göreceksin.
Tom can't swim at all. On the other hand, he is a good baseball player.
- Tom hiç yüzemez. Diğer taraftan, o iyi bir beyzbol oyuncusudur.
- taraf
- district
- taraf
- (Ticaret) stakeholder
- taraf
- streak
- taraf
- outside
The wall is white on the outside and green on the inside.
- Duvar dış tarafta beyaz ve içeride yeşil.
The outside of the castle was painted white.
- Kalenin dış tarafı beyaza boyandı.
- taraf
- backside
- taraf
- favour
- taraf
- behalf
I'm calling you on behalf of Mr. Simon.
- Bay Simon tarafından arıyorum sizi.
- nötr, yansız, tarafsız
- neutral, unbiased, objective
- dost, düşman, tarafsız tanıma sistemi
- (Askeri) identification, friend, foe, or neutral
- politik açıdan tarafsız
- fencesitter
- savaşta tarafsız ülke toprağını zaptetme hakkı
- angary
- sürekli tarafsız devlet
- (Hukuk) permanently neutral state
- taraf
- behalf: Dayım tarafından geliyorum, sizden bir ricası var. I've come on behalf of my uncle to ask a favor of you
- taraf
- side; part, portion; area, region; direction: Sandığın üst tarafı ceviz. The top part of the chest is walnut. Şehrin o tarafında oturuyor. She lives over in that part of town. Ne taraftansın? What part of the country are you from? Fatih taraflarında bir yerde oturuyor. He lives somewhere in the neighborhood of Fatih. Seni her tarafta aradım. I've been looking for you everywhere. Boğaz'ın Asya tarafında on the Asian side of the Bosphorus. Sağ tarafına bak! Look to your right! Rüzgâr ne taraftan esiyor? What direction's the wind blowing from? Nehir tarafına doğru gidiyordu. He was heading towards the river
- taraf
- side (one particular side, position, or group as opposed to another): işin kötü tarafı the unpleasant side of the matter. Bizim taraf maçı kazandı. Our side won the match. Onun baba tarafında delilik var. There's madness on his father's side of the family. O meseleye ne taraftan bakarsan bak halledilmesi imkânsız. No matter how you look at it, that problem remains insoluble. Herif bir taraftan parasızlıktan yakınıyor, öbür taraftan kalkıp karısına kürk manto alıyor! The fellow complains about his lack of money, and then he ups and buys his wife a fur coat! öte taraftan on the other hand
- taraf
- used with an adjective: Ucuz tarafından bir ayakkabı istiyorum. I want a cheap pair of shoes. Bunları ucuz tarafından aldın, değil mi? You bought these on the cheap, didn't you?
- taraf
- (denklem) member
- taraf
- used in formal language to indicate a person: Merhum zevcinizin evrakı tarafınıza gönderilmiştir. The papers of your late husband have been forwarded to you
- taraf
- party (to a contract, in a legal proceeding); litigant
- taraf
- contractor
- taraf
- side; aspect; direction; district; part
- taraf
- used in formal language to show the agent of a passive verb: Bu nişan büyük babama padişah tarafından ihsan edilmiş. This medal was bestowed on my grandfather by the sultan. Ancak belediye encümeni tarafından onaylanmış ruhsatlar geçerli sayılacaktır. Only those permits which have received the approval of the municipal council will be deemed valid