Başı bir tarafa doğru hafifçe eğik, sessizce ayakta durdu.
- She stood silently, her head tilted slightly to one side.
Kule sola doğru hafifçe eğildi.
- The tower leaned slightly to the left.
En küçük şeylerden depresyona girerim.
- I get depressed by the slightest things.
En küçük hata ölümcül bir felakete götürebilir.
- The slightest mistake may lead to a fatal disaster.
Ne yapacağıma dair en ufak bir fikrim yok.
- I don't have the slightest idea what to do.
O en ufak bir şeye darılıyor, ona söylediğimiz yaklaşık her şeye itiraz ediyor.
- He's offended at the slightest thing, he takes exception to nearly everything we say to him.
Poor nutrition explained his slightness.
a slight (i.e., not severe) pain.
Tom is slightly overweight.
- Tom is slightly overweight.