işsizler

listen to the pronunciation of işsizler
Turkish - English
jobless
the unemployed
unemployed
iş
{i} occupation

What is your occupation? What do you do here? - İşin ne ? Burada ne yapıyorsun?

Gaziantep was freed from the French occupation in 1921. - Gaziantep, 1921'de Fransız işgalinden kurtarıldı.

işsiz
(Hukuk) unemployed

Tom has been unemployed for the past three months. - Tom son üç aydır işsiz.

Because he was unemployed, their wedlock failed. - O, işsiz olduğu için, onların evliliği başarısız oldu.

işsiz
{s} jobless

The number of jobless is at an all time high. - İşsiz sayısı tüm zamanların en yükseğindedir.

The jobless rate in Japan was 3.4 percent in September 2015. - Japonya'da işsizlik oranı Eylül 2015'te yüzde 3.4 idi.

iş
business

There were hundreds of taxis at the airport, all touting for business. - Havaalanında yüzlerce taksi vardı,hepsi iş için çığırtkanlık yapıyorlardı.

My father is a businessman. - Babam bir iş adamıdır.

iş
job

Ann can't find a job. - Ann, bir iş bulamıyor.

You know what my idiot son's doing? Even now he's graduated from university he spends all his time playing pachinko instead of getting a job. - Aptal oğlumun ne yaptığını biliyor musun? Şimdi bile o üniversiteden mezun olup iş bulmak yerine tüm zamanını pachinko oynayarak geçiriyor.

iş
work

I think you will have done all the work soon. - Sanırım yakında tüm işleri bitirmiş olacaksınız.

Sometimes he drives to work. - O bazen işe arabayla gider.

iş
affair

I'll look after your affairs when you are dead. - Öldüğün zaman, senin işlerine ben bakacağım.

You have no right to interfere in other people's affairs. - Diğer insanların işlerine karışmaya hakkın yoktur.

iş
assignment

I couldn't finish my assignments. - İşlerimi bitiremedim.

I have a lot of assignments to do today. - Bugün yapacak çok işim var.

iş
employment

Workers are taking a financial beating in the employment crisis. - İşçiler iş krizinde mali yenilgi alıyorlar.

I will make an application to that firm for employment. - İş için bu firmaya başvuruda bulunacağım.

iş
{i} cause

All the same, we still need a scientific account of how exactly pains are caused by brain processes. - Buna rağmen, bizim hâlâ ağrıların beyin işlemleri tarafından tam olarak nasıl neden olduğu hakkında bilimsel bir açıklamaya ihtiyacımız var.

What do you think caused him to lose his job? - Onun işini kaybetmesine neyin sebep olduğunu düşünüyorsun?

iş
{i} shop

Local shops do good business with tourists. - Yerel mağazalar turistlerle iyi iş yapar.

Let's talk shop for a while. - Bir süre iş konuşalım.

iş
{i} appointment

Here is your appointment card. - İşte, randevu kartınız.

I canceled my appointment because of urgent business. - Acil bir işten dolayı randevumu iptal ettim.

iş
occupation, line of work, work
iş
work, labor
iş
occupational; regulation
iş
task

To rule a country is not an easy task. - Bir ülkeyi yönetmek kolay bir iş değildir.

Your robot will prepare meals, clean, wash dishes, and perform other household tasks. - Sizin robotunuz yemekleri hazırlayacak, temizleyecek, bulaşıkları yıkayacak, ve diğer ev işlerini yapacak.

iş
work; job, occupation, profession, work, appointment, employment, calling, pursiut; duty; labour, labor; business; service; trade; profit, benefit; act, doing, deed; matter, affair; fuck, screw
iş
{i} commerce

The soul of commerce is upright dealing. - Ticaretin ruhu dürüst iş yapmaktır.

Many small business owners belong to a chamber of commerce. - Birçok küçük işletme sahipleri bir ticaret odasına aittir.

iş
{i} mission

I have a mission to accomplish. - Yapacak bir işim var.

Tom abandoned the mission and quit his job. - Tom görevini terk etti ve işinden ayrıldı.

iş
{i} doing

The export business isn't doing well. - İhracat işi iyi yapılmıyor.

Illness prevented him from doing his work. - Hastalık onun işini yapmasını engelledi.

işsiz
off the job
işsiz
leisure
iş
gig

She has a gigantic appetite. - Onun devasa bir iştahı vardır.

iş
function

I think everything is functional. - Sanırım her şey işlevsel.

A function that is differentiable everywhere is continuous. - Ayırdedilebilir bir işlev her yerde süreklidir.

iş
{i} show

She shows no zeal for her work. - O, işi için hiç gayret göstermedi.

A survey shows that many businessmen skip lunch. - Bir araştırma birçok iş adamının öğle yemeğini atladığını göstermektedir.

iş
{i} piece

Here's a piece of candy. - İşte bir parça şeker.

You really are a piece of work. - Sen gerçekten işin bir parçasısın.

iş
working

If you really need a job, why don't you consider working for Tom? - Eğer gerçekten bir işe ihtiyacın varsa, niçin Tom için çalışmayı düşünmüyorsun?

He has spent most of his working life as a diplomat. - İş hayatının çoğunluğunu bir diplomat olarak geçirdi.

iş
(Ticaret) shirking
iş
trouble

The word processor will save you a lot of trouble. - Kelime işlemci seni birçok dertten kurtaracak.

I had some trouble with the work. - İşle ilgili biraz sorunum var.

iş
line

Your plan sounds good, but the bottom line is: will it bring us more business? - Planın iyi görünüyor fakat asıl önemli olan şu: bize daha çok iş getirir mi?

If you are a parent, don't allow yourself to set your heart on any particular line of work for your children. - Eğer bir ebeveyn iseniz, çocuklarınız için belli bir iş dalını çok istemenize izin vermeyin.

iş
hold

He is holding up her work. - O onun işini engelliyor.

Tom was unable to hold a job or live by himself. - Tom bir iş bulamadı ya da tek başına yaşayamadı.

iş
(Ticaret) labor

The labor unions had been threatening the government with a general strike. - İşçi sendikaları hükümeti genel grevle tehdit etmekteydi.

In England, Labor Day is in May. - İngiltere'de işçi bayramı mayıstadır.

iş
errand

Tom had to run an errand. - Tom bir iş için koşmak zorunda kaldı.

Tom often runs errands for Mary. - Tom sık sık Mary'nin ayak işlerini yapar.

iş
project

Mr Tom Jones has agreed to serve as the project leader for this new work item. - Bay Tom Jones bu yeni iş için proje lideri olarak görev yapmayı kabul etti.

Tom Jackson, a rich businessman, agreed to fund the project. - Tom Jackson, zengin iş adamı, projeye yatırım yapmayı kabul etti.

iş
workings
iş
(Ticaret) engagement
işsiz
swagger
işsiz
(Ticaret) redundant
işsiz
yield
işsiz
unemployed person
işsiz
end
işsiz
jobless person
işsiz
person out of work
iş
trade

In the Tokyo stock market, stocks of about 450 companies are traded over the counter. - Tokyo borsasında, aşağı yukarı 450 şirketin hisse senetleri sayaç üzerinde işlem gördü.

In the Tokyo stock market, stocks of about 450 companies are traded over the counter. - Tokyo borsasında, yaklaşık 450 şirketin hisse senetleri sayaç üzerinde işlem gördü.

iş
deal

I have a lot of things that I must deal with. - İlgilenmem gereken çok işim var.

I have a great deal to do tonight. - Bu gece yapacak çok işim var.

iş
dealings

Tom is respected in the business community because he is always fair and square in his dealings with others. - Tom, başkaları ile olan ilişkilerinde her zaman adil ve kararlı olduğundan dolayı iş dünyasında itibarlıdır.

I keep a daily record of my business dealings. - İş ilişkilerim hakkında günlük kayıt tutarım.

iş
post

Tom is always postponing things. - Tom işleri her zaman erteliyor.

We always walk by the post office on the way to work. - Biz her zaman işe giderken postaneye yakın yürürüz.

iş
commission
iş
operation

Modern computers carry out ten to the ninth power (10^9) operations per second. - Modern bilgisayarlar saniyede on üzeri dokuz (10^9) işlem yapıyor.

The US Department of Agriculture established seven new “regional climate hubs” to help farmers and ranchers adapt their operations to a changing climate. - ABD Tarım Bakanlığı çiftçilerin ve çiftlik sahiplerinin işletmelerini değişen iklime uyarlamalarına yardımcı olmak için yedi yeni bölgesel iklim merkezi kurdu.

iş
occupational
iş
concern

Don't interfere in private concerns. - Özel işlere karışmayın.

Hans Bethe won the 1967 Nobel Prize in Physics for his work concerning energy production in stars. - Hans Bethe 1967'de yıldızlarda enerji üretimi hakkındaki işi için fizik nobel ödülünü kazandı.

iş
position

He occupies a prominent position in the firm. - O, firmada önemli bir konumu işgal eder.

The CEO's unwillingness to cooperate put us in a difficult position. - CEO'nun işbirliği yapma konusundaki isteksizliği bizi zor duruma soktu.

iş
situation

Tom is usually useless in these situations. - Tom genellikle bu durumlarda işe yaramaz.

I've got a situation to deal with. - İlgilenecek bir işim var.

iş
transaction

The businessman didn't dare withdraw from the transaction. - İş adamı işlemden çekilmeye cesaret etmedi.

I must close this transaction within a week. - Bu işlemi bir hafta içinde kapatmalıyım.

iş
duty

Your duty is to save your country from a foreign invasion. - Senin görevin ülkeni bir yabancı işgalinden kurtarmak.

It's your duty to finish the job. - İşi bitirmek sizin göreviniz.

iş
undertaking
iş
field

Computers have invaded every field. - Bilgisayarlar her yeri işgal etti.

iş
deed

Deeds are better than words. - İşler sözlerden daha iyidir.

Desperate needs lead to desperate deeds. - Umutsuz ihtiyaçlar umutsuz işlere yol açar.

iş
act

Actions speak louder than words. - Söze bakılmaz, işe bakılır.

To all appearances, their actions haven't borne fruit. - Görünüşe bakılırsa, onların eylemleri işe yaramadı.

iş
shebang
iş
action

The invasion of other countries is a shameful action. - Başka ülkelerin işgali utanç verici bir etkinliktir.

Union members will vote today on whether to take industrial action. - Bugün sendika üyeleri iş yavaşlatma eylemi yapıp yapmayacaklarını oylayacak.

iş
matter

Tom is scrupulous in matters of business. - Tom iş meselelerinde vicdanlıdır.

As a matter of fact, it is true. - İşin aslın bakarsan, o doğrudur.

iş
workpiece
iş
pursuit
iş
Labour
iş
avocation
işsiz
idle
işsiz
otiose
işsiz
out of work

My father has been out of work for a year. - Babam bir yıldır işsiz.

By 1897, thousands of people were out of work. - 1897'de binlerce kişi işsizdi.

iş
{i} place

My brother is a well doer. He was just at the wrong place at the wrong time. - Erkek kardeşim iyi bir işyapandır. O sadece yanlış zamanda yanlış yerdeydi.

This seems to be a pretty busy place. - Bu oldukça işlek bir yer gibi görünüyor.

iş
biz
iş
activity

Tom is showing no signs of brain activity. - Tom hiçbir beyin aktivitesi işareti göstermiyor.

Tatoeba should not admit as collaborators those who only wish to denigrate its image and demean its activity. - Tatoeba, yalnızca imajını kötülemek ve faaliyetini aşağılamak isteyenleri işbirlikçi olarak kabul etmemeli.

iş
{i} calling

I'm calling in sick tomorrow. - Yarın işten hastalık izni alıyorum.

I don't like my wife calling me at work. - Karımın beni iş yerinde aramasından hoşlanmam.

iş
of work
iş
the work
iş
{s} regulation

Regulations protect workers. - Düzenlemeler işçileri korur.

There need to be new regulations for export businesses. - İhracat işletmeleri için yeni düzenlemeler olmalı.

iş
buisness
işsiz
out-of-work
İşsiz
out of job

How long has John been out of job?.

iş
handiwork
iş
job; things to do
iş
work , job
iş
way of behaving; course of action
iş
the important thing; the chief problem
iş
duty, job
iş
metier
iş
stint
iş
phys. work
iş
job, employment, work
iş
ergo
iş
dealing

You'll have to come back in a while: the man dealing with that business has just gone out. - Kısa bir süre içinde tekrar gelmek zorunda kalacaksın: o işle ilgilenen adam az önce dışarı çıktı.

This company has many business dealings abroad. - Bu şirketin yurt dışında birçok iş anlaşmaları vardır.

iş
event, something
iş
business, trade, commerce
iş
(Hukuk) labour, work
iş
doings
iş
task; occupation
iş
profession

Layla did a professional job. - Leyla profesyonel bir iş yaptı.

Police revealed that the heist was the work of professionals. - Polis soygunun profesyonellerin işi olduğunu ortaya çıkardı.

iş
slang trick
iş
business, matter, affair
iş
secret or dubious side (of an affair)
iş
establishment

This establishment attracts a clientele of both tourists and businessmen. - Bu şirket hem turistlerden hem de iş adamlarından müşteri çekiyor.

iş
office

I was able to get a job through the good offices of my friend. - Arkadaşlarımın iyi ofisleri sayesinde bir iş bulabildim.

I have an important business to attend to in my office. - Ofisimde ilgilenecek önemli bir işim var.

iş
ball game
iş
elbow
iş
enterprise

He has always associated with large enterprises. - O her zaman büyük işletmeler ile ilişki kurmuştur.

The success of the enterprise astonished everybody. - İşletmenin başarısı herkesi şaşkına çevirdi.

iş
{i} service

May I be of further service? - Bir işe yarayabilir miyim?

In the United States, 20 million new jobs have been created during the past two decades, most of them in the service sector. - Amerika Birleşik Devletlerinde, geçtiğimiz yirmi yıl boyunca 20 milyon yeni iş yaratılmıştır, onların çoğu hizmet sektöründedir.

iş
things to do

I have a ton of things to do. - Yapacak bir sürü işim var.

Tom wanted to go, but he had lots of things to do. - Tom gitmek istedi fakat yapacak çok işi vardı.

iş
berth
iş
gig#
iş
traffic

My father was late for work this morning because of a traffic jam. - Babam bu sabah trafik sıkışıklığı nedeniyle işe geç kaldı.

The handyman was supposed to arrive at twelve noon, but got stuck in a traffic jam for a few hours. - İşçinin öğle on ikide gelmesi bekleniyordu fakat birkaç saattir bir trafik sıkışıklığında sıkıştı.

iş
load

Tom was so loaded with work that he would forget to eat. - Tom işle o kadar çok meşguldü ki yemek yemeyi unutacaktı.

Here comes another bus load of tourists. - İşte başka bir otobüs dolusu turist geliyor.

iş
incumbency
iş
piece of work

He's a real piece of work. - O, işin gerçek bir parçası.

Tom is a real piece of work. - Tom işin gerçek bir parçası.

iş
{i} works

The mandatory character of schooling is rarely analyzed in the multitude of works dedicated to the study of the various ways to develop within children the desire to learn. - Eğitimin zorunlu karakteri çocukların içinde öğrenme arzusu geliştirmek için çeşitli şekillerde çalışmaya adanmış işlerin çokluğunda nadiren analiz edilir.

He works best at this job. - O, eniyi bu işi yapar.

iş
{i} ploy
iş
{i} spindle
iş
{i} billet
işsiz
loafer
işsiz
idler
işsiz
without occupation
işsiz
runabout
işsiz
unemployed, out of work
işsiz
unemployed, out of work; unemployed person, person out of work
işsiz
unoccupied
işsiz
workless
işsiz
offthejob
işsiz
vacuous
Turkish - Turkish

Definition of işsizler in Turkish Turkish dictionary

iş
Emek, işçilik, ustalık. İşlem
iş
Herhangi bir maksatla kurulan düzen
iş
Kamu yararına yapılan işler
iş
Sanayi, ticaret, tarım, maliye vb. alanlara ilişkin ekonomik etkinliklerin bütünü
iş
Gizli sebep veya maksat
iş
Uğraş
iş
Geçim sağlamak için herhangi bir alanda yapılan çalışma, meslek: "Sonunda bir iş buldum."- S. F. Abasıyanık. İş yeri: "Kalk yavrum, işe geç kalacaksın."- S. F. Abasıyanık
iş
Nakış, örgü gibi elde yapılan şey
iş
Bir kimseye özgü olan görüş, anlayış
iş
Bir değer yaratan emek
iş
Bazı deyimlerde "yarar, çıkar" anlamında kullanılır
iş
Sorun, konu, mesele, maslahat
iş
Emek, işçilik, ustalık
iş
Nakış, örgü gibi elde yapılan şey: "Komşu kadın elindeki işini dizine bırakıp geline döndü."- M. Ş. Esendal
iş
İş yeri
iş
Bir sonuç elde etmek, herhangi bir şey ortaya koymak için güç harcayarak yapılan etkinlik, çalışma
iş
Bir sonuç elde etmek, herhangi bir şey ortaya koymak için güç harcayarak yapılan etkinlik, çalışma: "İş bittikten sonra denize karşı sigara içilir."- S. F. Abasıyanık
iş
Yapılan şey, davranış
iş
İşlem

İşlemeyen demir pas tutar. - İşleyen demir paslanmaz.

iş
Sorun, konu, mesele, maslahat: "Etrafın gülüşmeleri arasında iş anlaşıldı."- H. C. Yalçın
iş
Bir kuvvetin uygulanma noktasını hareket ettirirken harcadığı güç
iş
Herhangi bir maksatla kurulan düzen: "İşlerini bırakmışlar, dükkânlarını kapamışlar, akın akın şehri terk edip gidiyorlardı."- Y. K. Karaosmanoğlu
iş
Birinden istenen hizmet veya birine verilen görev: "Şimdi Mısır'a memuru olduğum bankanın bir işi için geldim."- Ö. Seyfettin
iş
Herhangi bir yere düzen verici, günlük yaşayışı sağlayıcı her türlü çalışma
iş
Geçim sağlamak için herhangi bir alanda yapılan çalışma, meslek
iş
Ticari anlaşma, alışveriş
iş
Gizli sebep veya maksat: "Çoktandır köylünün şurada burada yayıp gezeceği ehemmiyetli bir iş, bir keramet gösterememişti."- R. H. Karay
iş
Birinden istenen hizmet veya birine verilen görev
işsiz
İşi olmayan: "Ben kendimi faydalı bir adam farz ettiğim hâlde, sen kendini niçin işsiz ve tufeyli sayıyorsun?"- K. Tahir
işsiz
İşi olmayan
işsiz
boş
işsiz
farik
İş
(Osmanlı Dönemi) BÂB
İşsiz
(Osmanlı Dönemi) BATTAL
işsizler
Favorites