işler

listen to the pronunciation of işler
Turkish - English
things

So far as he was concerned, things were going well. - Bildiği kadarıyla işler yolunda gidiyordu.

Things did not go as intended. - İşler planlandığı gibi gitmedi.

works

I got control of the works. - Ben işlerin kontrolünü aldım.

It works the same way in every country. - Her ülkede aynı şekilde işler.

affairs

I have no intention of meddling in your affairs. - İşlerine karışmaya niyetim yok.

You have no right to interfere in other people's affairs. - Diğer insanların işlerine karışmaya hakkın yoktur.

driven
thıngs

So far as he was concerned, things were going well. - Bildiği kadarıyla işler yolunda gidiyordu.

Things didn't go as planned. - İşler planlandığı gibi gitmedi.

jobs

Soldiers began to come home and find peacetime jobs. - Askerler eve gelmeye barış zamanı işlerini bulmaya başladılar.

As businesses failed, workers lost their jobs. - İşler başarısız sonuçlanınca işçiler işlerini kaybettiler.

{i} doings
iş
{i} occupation

Kemal Tahir narrates the occupation days of Istanbul in 1920s in his book named The People Of The Slave City. - Kemal Tahir Esir Şehrin İnsanları isimli kitabında İstanbul'un 1920'li yıllardaki işgal günlerini anlatır.

Gaziantep was freed from the French occupation in 1921. - Gaziantep, 1921'de Fransız işgalinden kurtarıldı.

iş
business

My father is a businessman. - Babam bir iş adamıdır.

There were hundreds of taxis at the airport, all touting for business. - Havaalanında yüzlerce taksi vardı,hepsi iş için çığırtkanlık yapıyorlardı.

iş
job

She decided to quit her job. - İşinden ayrılmaya karar verdi.

Ann can't find a job. - Ann, bir iş bulamıyor.

iş
work

He is my working mate. - O benim iş arkadaşımdır.

I think you will have done all the work soon. - Sanırım yakında tüm işleri bitirmiş olacaksınız.

işler kötü
business facing setback
işler yolunda
work in the way
işler açılmak
for trade to become brisk
işler becermek
to be up to no good
işler halde
(Hukuk) operational
işler nasıl?
how's work?
işler omurga
centreboard [Brit.]
işler omurga
(gemi) centerboard
iş
affair

Don't meddle in his affairs. - Onun işlerine karışmayın.

I have no intention of meddling in your affairs. - İşlerine karışmaya niyetim yok.

iş
assignment

Any doubts with the assignment? - Ödevle ilgili kafasında soru işareti olan?

I have a lot of assignments to do today. - Bugün yapacak çok işim var.

iş
employment

She found employment as a typist. - O bir daktilocu olarak iş buldu.

Workers are taking a financial beating in the employment crisis. - İşçiler iş krizinde mali yenilgi alıyorlar.

iş
{i} cause

Tom causes me a lot of extra work. - Tom başıma fazladan iş çıkarıyor.

The recession caused many businesses to close. - Durgunluk birçok işletmenin kapanmasına neden oldu.

iş
{i} shop

I had to do all the housework, but I wish I had gone to the movies or shopping. - Bütün ev işlerini yapmak zorunda kaldım, ama keşke sinemaya ya da alışveriş yapmaya gitseydim.

Local shops do good business with tourists. - Yerel mağazalar turistlerle iyi iş yapar.

iş
{i} appointment

Here is your appointment card. - İşte, randevu kartınız.

I canceled my appointment because of urgent business. - Acil bir işten dolayı randevumu iptal ettim.

iş
occupation, line of work, work
iş
work, labor
iş
occupational; regulation
iş
task

To rule a country is not an easy task. - Bir ülkeyi yönetmek kolay bir iş değildir.

He is not up to the task. - O, iş için uygun değil.

iş
work; job, occupation, profession, work, appointment, employment, calling, pursiut; duty; labour, labor; business; service; trade; profit, benefit; act, doing, deed; matter, affair; fuck, screw
iş
{i} commerce

The soul of commerce is upright dealing. - Ticaretin ruhu dürüst iş yapmaktır.

Many small business owners belong to a chamber of commerce. - Birçok küçük işletme sahipleri bir ticaret odasına aittir.

iş
{i} mission

Tom abandoned the mission and quit his job. - Tom görevini terk etti ve işinden ayrıldı.

I have a mission to accomplish. - Yapacak bir işim var.

iş
{i} doing

You know what my idiot son's doing? Even now he's graduated from university he spends all his time playing pachinko instead of getting a job. - Aptal oğlumun ne yaptığını biliyor musun? Şimdi bile o üniversiteden mezun olup iş bulmak yerine tüm zamanını pachinko oynayarak geçiriyor.

Illness prevented him from doing his work. - Hastalık onun işini yapmasını engelledi.

iş
gig

She has a gigantic appetite. - Onun devasa bir iştahı vardır.

iş
function

Memory is an essential function of our brain. - Bellek beynimizin önemli bir işlevidir.

A function that is differentiable everywhere is continuous. - Ayırdedilebilir bir işlev her yerde süreklidir.

iş
{i} show

She shows no zeal for her work. - O, işi için hiç gayret göstermedi.

Tom didn't show up for work today. - Tom bugün işe gelmedi.

iş
{i} piece

You really are a piece of work. - Sen gerçekten işin bir parçasısın.

John claimed that the dishonest salesman had tricked him into buying a useless piece of machinery. - John sahtekâr satıcının işe yaramaz bir makine parçasını alırken onu kandırdığını iddia etti.

hileli işler
sharp practices
idari ve mali işler
(Askeri) administration and financing
ihmal edilmiş işler
backlog
iş
working

If you really need a job, why don't you consider working for Tom? - Eğer gerçekten bir işe ihtiyacın varsa, niçin Tom için çalışmayı düşünmüyorsun?

I'm ready to start working whenever you are. - Sen her ne zaman hazır olursan, ben işe başlamaya hazırım.

iş
(Ticaret) shirking
iş
trouble

Her novel ideas are time and again getting her into trouble with her more conservative colleagues. - Onun yeni fikirleri daha tutucu iş arkadaşlarıyla sık sık başını derde sokuyor.

Tom didn't have as much trouble finding a job as he thought he would. - Tom'un olacağını düşündüğü kadar çok bir iş bulma sorunu olmadı.

iş
line

We should draw the line between public and private affairs. - Biz resmî ve özel işler arasına çizgi çizmeliyiz.

What line of work are you in? - Hangi iş dalındasınız?

iş
hold

Tom was unable to hold a job or live by himself. - Tom bir iş bulamadı ya da tek başına yaşayamadı.

He is holding up her work. - O onun işini engelliyor.

iş
(Ticaret) labor

In England, Labor Day is in May. - İngiltere'de işçi bayramı mayıstadır.

The laborers formed a human barricade. - İşçiler bir insan barikatı kurdu.

iş
errand

Tom had to run an errand. - Tom bir iş için koşmak zorunda kaldı.

The boy often runs errands. - Çocuk sık sık getir götür işleri yapar.

iş
project

He had a lot to do with that project. - O proje ile ilgili yapacak çok işi vardı.

Tom Jackson, a rich businessman, agreed to fund the project. - Tom Jackson, zengin iş adamı, projeye yatırım yapmayı kabul etti.

iş
workings
iş
(Ticaret) engagement
sivil işler
(Askeri) civil affairs
iş
trade

Do you want to trade jobs? - İşleri takas etmek ister misin?

In the Tokyo stock market, stocks of about 450 companies are traded over the counter. - Tokyo borsasında, aşağı yukarı 450 şirketin hisse senetleri sayaç üzerinde işlem gördü.

iş
deal

I have a great deal to do today. - Bugün yapacak çok işim var.

I have a lot of things that I must deal with. - İlgilenmem gereken çok işim var.

iş
dealings

This company has many business dealings abroad. - Bu şirketin yurt dışında birçok iş anlaşmaları vardır.

I keep a daily record of my business dealings. - İş ilişkilerim hakkında günlük kayıt tutarım.

iş
post

We always walk by the post office on the way to work. - Biz her zaman işe giderken postaneye yakın yürürüz.

Tom is always postponing things. - Tom işleri her zaman erteliyor.

iş
commission
iş
operation

The two main operations in calculus are the integral and the derivative. - İntegral ve türev, kalkülüs'te iki ana işlemdir.

VISUACT supports flexibly the varied environments and needs of our customers and offers a variety of operational procedures. - VISUACT çeşitli ortamları ve müşterilerimizin ihtiyaçlarını esnek şekilde destekler ve operasyonel işlemleri sunar.

iş
occupational
iş
concern

Hans Bethe won the 1967 Nobel Prize in Physics for his work concerning energy production in stars. - Hans Bethe 1967'de yıldızlarda enerji üretimi hakkındaki işi için fizik nobel ödülünü kazandı.

Don't interfere in private concerns. - Özel işlere karışmayın.

iş
position

He occupies a prominent position in the firm. - O, firmada önemli bir konumu işgal eder.

The CEO's unwillingness to cooperate put us in a difficult position. - CEO'nun işbirliği yapma konusundaki isteksizliği bizi zor duruma soktu.

iş
situation

Tom is usually useless in these situations. - Tom genellikle bu durumlarda işe yaramaz.

I've got a situation to deal with. - İlgilenecek bir işim var.

iş
transaction

I must close this transaction within a week. - Bu işlemi bir hafta içinde kapatmalıyım.

This transaction was carried out in yen, rather than US dollars. - İşlem ABD dolarından daha ziyade yenle gerçekleştirilmiştir.

iş
duty

It's your duty to finish the job. - İşi bitirmek sizin göreviniz.

Your duty is to save your country from a foreign invasion. - Senin görevin ülkeni bir yabancı işgalinden kurtarmak.

iş
undertaking
iş
field

Computers have invaded every field. - Bilgisayarlar her yeri işgal etti.

iş
deed

You have to turn words into deeds. - Sözleri işlere çevirmek zorundasın.

Desperate needs lead to desperate deeds. - Umutsuz ihtiyaçlar umutsuz işlere yol açar.

iş
act

Tom is all talk and no action. - Tom çok konuşan ve az iş yapan biridir.

To all appearances, their actions haven't borne fruit. - Görünüşe bakılırsa, onların eylemleri işe yaramadı.

iş
shebang
iş
action

The invasion of other countries is a shameful action. - Başka ülkelerin işgali utanç verici bir etkinliktir.

Tom is all talk and no action. - Tom çok konuşan ve az iş yapan biridir.

iş
matter

I am going to ascertain the truth of the matter. - Ben işin aslını anlayacağım.

Tom is scrupulous in matters of business. - Tom iş meselelerinde vicdanlıdır.

iş
workpiece
iş
pursuit
iş
Labour
iş
avocation
iş
{i} place

It seems that certain operations cannot take place. - Belirli işlemler gerçekleşlmeyecek gibi görünüyor.

My brother is a well doer. He was just at the wrong place at the wrong time. - Erkek kardeşim iyi bir işyapandır. O sadece yanlış zamanda yanlış yerdeydi.

iş
biz
Alet işler el övünür
(Atasözü) A bad workman always blames his tools
iş
activity

Tatoeba should not admit as collaborators those who only wish to denigrate its image and demean its activity. - Tatoeba, yalnızca imajını kötülemek ve faaliyetini aşağılamak isteyenleri işbirlikçi olarak kabul etmemeli.

Tom is showing no signs of brain activity. - Tom hiçbir beyin aktivitesi işareti göstermiyor.

iş
{i} calling

I don't like my wife calling me at work. - Karımın beni iş yerinde aramasından hoşlanmam.

I'm calling in sick tomorrow. - Yarın işten hastalık izni alıyorum.

iş
of work
iş
the work
iş
{s} regulation

Regulations protect workers. - Düzenlemeler işçileri korur.

There need to be new regulations for export businesses. - İhracat işletmeleri için yeni düzenlemeler olmalı.

iş
buisness
mali işler
financial affairs
Askeri İşler Dairesi (CIA)
(Askeri) Office of Military Affairs (CIA)
Parasal İşler Komitesi
(Hukuk) Monetary Committee
Sivil İşler Komutanlığı
(Askeri) Civil Affairs command
acil işler
emergency work
baş idari (muharebe) subay; sivil işler harekatı; mukabil hava harekatı
(Askeri) chief administrative officer; civil affairs operations; counterair operation
birikmiş işler
backlog
dahili işler
home affairs
dahili işler pol
internal affairs, domestic affairs, Brit. home affairs
devam eden işler
(Ticaret) on-going-jobs
direkt işler
(Ticaret) direct business
ekonomik ve mali işler
(Hukuk) economic and fiscal affaires
fuzuli işler müdürü
piddler
geçici işler
odd jobs
her günkü işler
routine
idari işler
chancellery
idari işler amiri
(Ticaret) chief administrative officer
idari işler müdürü
(Ticaret) administrative affairs manager
istihdam ve sosyal işler
(Hukuk) employment and social affairs
iyi gitmek (işler)
tick along
iç işler
domesticities
iş
handiwork
iş
job; things to do
iş
work , job
iş
way of behaving; course of action
iş
the important thing; the chief problem
iş
duty, job
iş
metier
iş
stint
iş
phys. work
iş
job, employment, work
iş
ergo
iş
dealing

I keep a daily record of my business dealings. - İş ilişkilerim hakkında günlük kayıt tutarım.

You'll have to come back in a while: the man dealing with that business has just gone out. - Kısa bir süre içinde tekrar gelmek zorunda kalacaksın: o işle ilgilenen adam az önce dışarı çıktı.

iş
event, something
iş
business, trade, commerce
iş
(Hukuk) labour, work
iş
doings
iş
task; occupation
iş
profession

Layla did a professional job. - Leyla profesyonel bir iş çıkardı.

Tom did a professional job. - Tom profesyonel bir iş çıkardı.

iş
slang trick
iş
business, matter, affair
iş
secret or dubious side (of an affair)
iş
establishment

This establishment attracts a clientele of both tourists and businessmen. - Bu şirket hem turistlerden hem de iş adamlarından müşteri çekiyor.

iş
office

He has a good position in a government office. - Hükümet konağında iyi bir işi var.

I was able to get a job through the good offices of my friend. - Arkadaşlarımın iyi ofisleri sayesinde bir iş bulabildim.

iş
ball game
iş
elbow
iş
enterprise

He has always associated with large enterprises. - O her zaman büyük işletmeler ile ilişki kurmuştur.

The success of the enterprise astonished everybody. - İşletmenin başarısı herkesi şaşkına çevirdi.

iş
{i} service

May I be of further service? - Bir işe yarayabilir miyim?

In the United States, 20 million new jobs have been created during the past two decades, most of them in the service sector. - Amerika Birleşik Devletlerinde, geçtiğimiz yirmi yıl boyunca 20 milyon yeni iş yaratılmıştır, onların çoğu hizmet sektöründedir.

iş
things to do

I've got better things to do than to keep track of what Tom's doing. - Tom'un yaptıklarını izlemekten daha iyi yapacak işlerim var.

Tom wanted to go, but he had lots of things to do. - Tom gitmek istedi fakat yapacak çok işi vardı.

iş
berth
iş
gig#
iş
traffic

It's horrible to get caught in rush hour traffic. - İş çıkışındaki yoğun trafiğe yakalanmak korkunçtur.

My father was late for work this morning because of a traffic jam. - Babam bu sabah trafik sıkışıklığı nedeniyle işe geç kaldı.

iş
load

Tom was so loaded with work that he would forget to eat. - Tom işle o kadar çok meşguldü ki yemek yemeyi unutacaktı.

I have loads of things to do. - Yapacak bir sürü işim var.

iş
incumbency
iş
piece of work

He's a real piece of work. - O, işin gerçek bir parçası.

You really are a piece of work. - Sen gerçekten işin bir parçasısın.

iş
{i} works

He works best at this job. - O, eniyi bu işi yapar.

I will find out how the medicine works. - İlacın nasıl işe yaradığını öğreneceğim.

iş
{i} ploy
iş
{i} spindle
iş
{i} billet
karanlık işler yapmak
traffic
karmaşık işler
wheels within wheels
karışık işler
wheels within wheels
koruyucu işler
protective works
mali işler konseyi
(Hukuk) financial affairs council
mali işler sorumlusu
treasurer
mekanik işler
mechanical operations
riskli işler yapmak
(deyim) stick one's chin out
sivil işler anlaşması
(Askeri) civil affairs agreement
sivil işler birliği
(Askeri) civil affairs unit
sivil işler grubu; müşterek adres grubu
(Askeri) civil affairs group; collective address group
sivil işler tahsisatı
(Askeri) civil appropriation
siyasi işler komitesi
political affairs committee
sürüncemede kalan işler
leeway
sıhhi işler
samitary affairs
sıradan işler
routine

They became acquainted with the routine. - Sıradan işlerle tanıştılar.

ters işler yapmak
to get the cart before the horse
ufak tefek işler
odd jobs
ufak tefek işler yapan adam
oddman
ufak tefek işler yapmak
job
yarım kalmığ işler
backlog
yarım kalmığ işler
loose ends
yarım kalmış işler
backlog
yollu yolsuz işler
unlawful activity, monkey business
zor ve sıkıcı işler
chores
çalışma ve sosyal işler
(Hukuk) labour and social affairs
önemli işler
(Ticaret) high affairs
Turkish - Turkish
(Osmanlı Dönemi) umûr
iş
Emek, işçilik, ustalık. İşlem
alet işler el övünür
İnsan ne iş yaparsa yapsın, ne kadar usta olursa olsun, o iş için gerekli araç ve gereç olmadan başarı elde edemez. Durum bu kadar açık olduğu hâlde, araç ve gereci bir tarafa atıp kendi ustalığı ile övünmekten geri durmaz
iş
Herhangi bir maksatla kurulan düzen
iş
Kamu yararına yapılan işler
iş
Sanayi, ticaret, tarım, maliye vb. alanlara ilişkin ekonomik etkinliklerin bütünü
iş
Gizli sebep veya maksat
iş
Uğraş
iş
Geçim sağlamak için herhangi bir alanda yapılan çalışma, meslek: "Sonunda bir iş buldum."- S. F. Abasıyanık. İş yeri: "Kalk yavrum, işe geç kalacaksın."- S. F. Abasıyanık
iş
Nakış, örgü gibi elde yapılan şey
iş
Bir kimseye özgü olan görüş, anlayış
iş
Bir değer yaratan emek
iş
Bazı deyimlerde "yarar, çıkar" anlamında kullanılır
iş
Sorun, konu, mesele, maslahat
iş
Emek, işçilik, ustalık
iş
Nakış, örgü gibi elde yapılan şey: "Komşu kadın elindeki işini dizine bırakıp geline döndü."- M. Ş. Esendal
iş
İş yeri
iş
Bir sonuç elde etmek, herhangi bir şey ortaya koymak için güç harcayarak yapılan etkinlik, çalışma
iş
Bir sonuç elde etmek, herhangi bir şey ortaya koymak için güç harcayarak yapılan etkinlik, çalışma: "İş bittikten sonra denize karşı sigara içilir."- S. F. Abasıyanık
iş
Yapılan şey, davranış
iş
İşlem

İşlemeyen demir pas tutar. - İşleyen demir paslanmaz.

iş
Sorun, konu, mesele, maslahat: "Etrafın gülüşmeleri arasında iş anlaşıldı."- H. C. Yalçın
iş
Bir kuvvetin uygulanma noktasını hareket ettirirken harcadığı güç
iş
Herhangi bir maksatla kurulan düzen: "İşlerini bırakmışlar, dükkânlarını kapamışlar, akın akın şehri terk edip gidiyorlardı."- Y. K. Karaosmanoğlu
iş
Birinden istenen hizmet veya birine verilen görev: "Şimdi Mısır'a memuru olduğum bankanın bir işi için geldim."- Ö. Seyfettin
iş
Herhangi bir yere düzen verici, günlük yaşayışı sağlayıcı her türlü çalışma
iş
Geçim sağlamak için herhangi bir alanda yapılan çalışma, meslek
iş
Ticari anlaşma, alışveriş
iş
Gizli sebep veya maksat: "Çoktandır köylünün şurada burada yayıp gezeceği ehemmiyetli bir iş, bir keramet gösterememişti."- R. H. Karay
iş
Birinden istenen hizmet veya birine verilen görev
İş
(Osmanlı Dönemi) BÂB
İşler
(Hukuk) UMUR
işler
Favorites