Definition of görme in Turkish English dictionary
- sight
The traffic accident deprived the young man of his sight.
- Trafik kazası, genç adamı görme yeteneğinden mahrum etti.
I gave up the idea of seeing the sights of the city because of the bad weather.
- Kötü havadan dolayı şehrin görülmeye değer yerlerini görme fikrinden vazgeçtim.
- vision
Birds have sharp vision.
- Kuşların keskin bir görme gücü vardır.
Laser surgery can fix some kinds of vision problems.
- Lazer cerrahisi bazı görme sorunu türlerini onarabilir.
- optic
- seeing
I'm looking forward to seeing you this April.
- Bu nisanda seni görmeye can atıyorum.
We are all looking forward to seeing you and your family.
- Hepimiz, seni ve aileni görmeye can atıyoruz.
- seeing, sight, vision
- optical
- visual
My sister works at a school for visually impaired children.
- Kız kardeşim görme engelli çocuklar için bir okulda çalışıyor.
- viewing
- (Ticaret) perception
- vision of
- espial
- sighting
- görme yeteneği
- sight
He lost his sight in the accident.
- Kazada görme yeteneğini yitirdi.
The traffic accident deprived the young man of his sight.
- Trafik kazası, genç adamı görme yeteneğinden mahrum etti.
- görmek
- see
I want to see you before you go.
- Sen gitmeden önce seni görmek istiyorum.
She came to see us yesterday.
- O dün bizi görmek için geldi.
- görme açısı
- visual angle
- görme engelli
- visually impaired
My sister works at a school for visually impaired children.
- Kız kardeşim görme engelli çocuklar için bir okulda çalışıyor.
- görme engellilik
- visual disability
- görme sorunu
- vision problems
- görme alanı
- field of vision, visual field
- görme aygıtı
- optical apparatus
- görme bozukluğu
- defect of vision
- görme duyusu
- eyesight
He has poor eyesight.
- O kötü görme duyusuna sahip.
He lost his eyesight in an accident.
- O, görme duyusunu bir kazada kaybetti.
- görme duyusu
- sense of sight
- görme gücü
- vision
Birds have sharp vision.
- Kuşların keskin bir görme gücü vardır.
- görme gücü
- eyesight, eye, sight, vision
- görme organı
- organ of sight
- görme siniri
- optic nerve
- görme siniri
- visual nerve
- görme sürerliği
- persistence of vision
- görme yeteneği
- eyesight
Tom's eyesight isn't as good as it used to be.
- Tom görme yeteneği eskisi kadar iyi değil.
Tom has good eyesight.
- Tom'un iyi görme yeteneği var.
- görme yeteneğini kaybetmek
- loose one's sight
- görme yetisi
- sight
- görülemeyen şeyleri görme yeteneği
- clairvoyance
- görmek
- behold
- görmek
- observe
- hor görme
- insult
- rüya görme
- dream
I didn't dream last night.
- Dün gece rüya görmedim.
Tom says that he never dreams.
- Tom asla rüya görmediğini söylüyor.
- gör
- saw
I saw John at the library.
- Kütüphanede John'u gördüm.
I saw my Twitter account suspended after a while.
- Bir müddet sonra Twitter hesabımın askıya alındığını gördüm.
- görmek
- notice
I noticed something on the floor and bent down to see what it was.
- Zeminde bir şey fark ettim ve ne olduğunu görmek için eğildim.
Tom noticed something on the floor and bent down to see what it was.
- Tom yerde bir şey fark etti ve ne olduğunu görmek için eğildi.
- görmek
- tip
- görmek
- experience
- adet görme
- (Tıp) course
- gezme görme
- (Turizm) sightseeing
- görme bozukluğu
- (Tıp) visual disorder
- görme bozukluğu
- visual impairment
- görme bozukluğu
- (Tıp) vision defect
- görme bozukluğu
- (Tıp) visual defect
- görmek
- regard as
- görmek
- have sight
- görmek
- regard
Everybody regards him as honest.
- Herkes onu dürüst olarak görmektedir.
- görmek
- visit
Los Angeles is one of the cities that I want to visit.
- Los Angeles görmek istediğim şehirlerden birisidir.
The purpose of our trip is to visit friends and see some tourist spots.
- Gezimizin amacı arkadaşları ziyaret etmek ve bazı turistik noktaları görmektir.
- görmek
- pick out
- görmek
- overlook
- görmek
- undergo
- görmek
- treat
I have to receive treatment.
- Tedavi görmek zorundayım.
I'm tired of being treated like a kid.
- Bir çocuk gibi muamele görmekten bıktım.
- görmek
- face
I didn't want to see Tom's face.
- Tom'un yüzünü görmek istemedim.
Tom doesn't want to see Mary's face ever again.
- Tom Mary'nin yüzünü asla görmek istemiyor.
- görmek
- remember
Even now, I occasionally think I'd like to see you. Not the you that you are today, but the you I remember from the past.
- Şimdi bile, ara sıra seni görmek istediğimi düşünüyorum. Fakat bugünkü seni değil geçmişten hatırladığım seni.
- görmek
- set eyes on
- görmek
- perform
Would you like to see a live performance of a play with me Saturday?
- Cumartesi günü benimle bir oyunun canlı performansını görmek ister misin?
- görmek
- (deyim) lay eyes on
- görmek
- catch
- görmek
- travel
Dan traveled to London to see Linda.
- Dan Linda'yı görmek için Londra'ya seyahat etti.
Fadil traveled to Cairo to see Layla.
- Fadıl, Leyla'yı görmek için Kahire'ye gitti.
- görmek
- deem
- görmek
- perform duty
- hesap görme
- account
- pratik iş görme usulü
- rule of thumb
- renkli görme
- color vision
- görmek
- {f} consider
Tom considers Mary to be a heroine.
- Tom Mary'yi bir kahraman olarak görmektedir.
- gör
- {f} sighted
- gör
- {f} seeing
I remember seeing you all somewhere.
- Hepinizi bir yerde gördüğümü hatırlıyorum.
Love is seeing her in your dreams.
- Aşk onu rüyalarında görmektir.
- gör
- see
I want to see you before you go.
- Sen gitmeden önce seni görmek istiyorum.
It seems to me that you are wrong.
- Bana öyle görünüyor ki sen hatalısın.
- gör
- {f} seen
I've never seen such a wonderful sunset.
- Böyle harika bir günbatımı hiç görmemiştim.
I turned off the TV because I had seen the movie before.
- Filmi daha önce gördüğüm için televizyonu kapattım.
- gör
- {f} view
The view of the Earth from the Moon is one of the iconic images of the 20th century.
- Dünya'nın Ay'dan görüntüsü, 20. yüzyılın ikonik resimlerinden birisidir.
Their view of life may appear strange.
- Onları hayat görüşü acayip görünebilir.
- gör
- catch sight of
He happened to catch sight of a rare butterfly.
- Tesadüfen nadir bir kelebeği gördü.
- gör
- {f} sight
She stood astonished at the sight.
- Görünüşte şaşırmış gibi duruyordu.
I was much frightened at the sight.
- Ben görünce çok korktum.
- gör
- {f} viewing
Image Viewer is an image viewing software. This software is a very small program. This software has basic functions only. This is translatable by Tatoeba Project users.
- Image Viewer bir resim görüntüleme yazılımıdır. Bu yazılım çok küçük bir programdır. Bu yazılımda sadece basit fonksiyonlar var. Bu, Tatoeba Project kullanıcıları tarafından çevrilebilir.
- görme gücü
- eye sight
- görme gücü
- sight
He has a good eye sight.
- Onun iyi bir görme gücü vardır.
- görme gücü
- eyesight
- görmek
- describe as
- görmek
- know
I should've known you wouldn't want to see me.
- Beni görmek istemeyeceğini bilmeliydim.
I don't know who you want to see.
- Kimi görmek istediğini bilmiyorum.
- görmek
- perceive
To hate, to love, to think, to feel, to see; all this is nothing but to perceive.
- Görmek, hissetmek, düşünmek, sevmek, nefret etmek; bütün bunlar algılamaktan başka bir şey değildir.
- görmek
- recognize
- görmek
- place
What kind of places would you like to see?
- Ne tür yerleri görmek istiyorsun?
We have a lot of other places we want to see.
- Görmek istediğimiz bir sürü başka yerlerimiz var.
- görmek
- sight
I've come to see the sights.
- Manzaraları görmek için geldim.
I want to see the sights in Akiruno city.
- Akiruno şehrindeki manzaraları görmek istiyorum.
- görmek
- distinguish
- görmek
- square
- görmek
- look
I'm looking forward to seeing you.
- Seni görmek için can atıyorum.
I'm looking forward to seeing you again soon.
- Ben kısa sürede sizi tekrar görmek için sabırsızlanıyorum.
- Görme engelli
- visually handicapped
- Görme özürlü
- seeing impaired
He is a seeing impaired person.
- gece gezip dolaşma, devriye vazifesini görme
- walking around at night on patrol duty to see
- görmek
- catch sight of
- görmek
- see of
- ileriyi görme
- prescience
- uygun görme
- approval
- önceden görme
- anticipate
- Görme bozukluğu
- (Tıp) paropsis
- adet görme korkusu
- (Pisikoloji, Ruhbilim) menophobia
- birincil görme korteksi
- (Pisikoloji, Ruhbilim) primary visual cortex
- gece görme
- scotopic vision
- geleceği görme
- forethought
- geleceği görme
- prescience
- geleceği görme yeteneği
- second sight
- gezip görme
- sightseeing
- görme bozukluğu
- amblyopia
- görme gücü
- eye
He has a good eye sight.
- Onun iyi bir görme gücü vardır.
- görmek
- espy
- görmek
- to see, watch
- görmek
- sports to anticipate (the move of an opponent)
- görmek
- spot
The purpose of our trip is to visit friends and see some tourist spots.
- Gezimizin amacı arkadaşları ziyaret etmek ve bazı turistik noktaları görmektir.
- görmek
- waken
- görmek
- to see, perceive, discern (mentally)
- görmek
- to see, meet and talk to/with
- görmek
- used in combination to express a threat: Hele bir öğretmene söyle, o zaman görürsün! Just try telling the teacher, you'll get what's coming to you then! Şimdi bunu paramparça edeyim de gör! You'll believe me if I smash this to bits right now! Bizi gammazla da gör bak! See what happens if you squeal on us!
- görmek
- to perceive (by the sense of touch)
- görmek
- Show your stuff!/Show me what you can do! (used singly or in combination as a word of encouragement)
- görmek
- to experience, live through
- görmek
- (iş) transact
- görmek
- get sight of
- görmek
- to get, acquire: cebi para görmek to come into money
- görmek
- to be preoccupied with, think (only) of: Gözü paradan başka bir şey görmüyor. He thinks of nothing but money
- görmek
- to go and see, visit
- görmek
- to see; to overlook, to face; to understand, to see; to experience; to have/take (lessons); to consider, to deem; to visit; to regard (as); to travel; to perform (duty, etc.); to undergo (cure, etc.); to tip, to remember
- görmek
- to receive, experience (a certain kind of treatment) from/at the hands of
- görmek
- to regard as, consider, deem
- görmek
- to see (something) as, view (something) as, find, consider (something) to be, judge (something) to be
- görmek
- used in combination to express a threat: O sayfayı yırt da göreyim seni! Just try ripping that page! görmediğe/görmemişe dönmek to be completely recovered (from an illness, tragedy, etc.). Görüp göreceği rahmet bu. (Konuşma Dili) This is all he will ever get. -meye görsün/gör as soon as (one) (does something, becomes something, etc.), once (something) (is done, happens, etc.). görüp gözetmek to protect, guard, keep an eye on. görerek nişan alma (Askeriye) direct laying. görmeyerek/görmeden nişan alma (Askeriye) indirect laying
- görmek
- wake to
- görmek
- to face (in the direction of): Bu oda güneş görüyor. This room faces the sun
- görmek
- to be the stage for, be the scene of, be the setting for, see
- görmek
- used after an -e gerund to show continuous action: Raşit mektubu yazagörürken kapı çalındı. While Raşit was busy writing the letter there was a knock at the door
- görmek
- to undergo: tedavi görmek to undergo treatment
- görmek
- (Konuşma Dili) to share (good fortune) with, think of: Piyango sana vurursa beni de gör. If you win the lottery, think of me
- görmek
- to take (a course, lessons, etc.); to receive, get (an education); to have (an upbringing)
- görmek
- view
You must be at least eighteen to view this sentence.
- Bu cümleyi görmek için en az on sekiz yaşında olmalısın.
- görmek
- to receive (help)
- görmek
- slang to bribe
- görmek
- used after a negative -e gerund for emphasis: O dağlarda ölmeyegör! Cesedin akbabalara yem olur. Mind you don't die in those mountains! If you do, your corpse'll be food for the vultures. Sizi yakalamaya görsün, polise haber verir. Make sure you don't let him catch you, for he'll turn you over to the police. Onlara nerede oturduğunu söylemeyegörmeli. You should be careful not to tell them where you live. Tek bir hata etmeyegörelim, kapı dışarı edildiğimizin resmidir! Let's not make one single mistake, or we'll get the boot for sure! görerek atış (Askeriye) direct fire. görmeyerek/görmeden atış (Askeriye) indirect fire. göreceği/göresi gelmek to long to see: Seni göreceğimiz geldi. We've been longing to see you. Göreyim seni/sizi!
- görmek
- used in combination to give emphasis to a prediction: Göreceksin, Beşir sınıfta kalacak. Beşir's going to fail; just you wait and see. Gör bak, neler olacak neler! All sorts of things are going to happen now; just you wait and see!
- görmek
- to perform, do, attend to (a duty, task, etc.); to pay (an expense)
- görmek
- see into
- görmek
- taste
Taste the rice to see if it needs more salt.
- Daha fazla tuz gerekip gerekmediğini görmek için pirincin tadına bak.
Taste the sauce to see if it needs more chili.
- Daha fazla kırmızı biber gerekip gerekmediğini görmek için sosun tadına bak.
- görmek
- discern
- hayal görme
- phantasmata
- herkesi kendine düşman görme
- persecution complex
- herkesi kendine düşman görme
- persecution mania
- hor görme
- belittling, disdain
- hor görme
- underrating
- hor görme
- contempt
- hor görme
- underestimating
- hor görme
- despising
- hor görme
- scorn
- hor görme
- look down on
We shouldn't look down on other people.
- Diğer insanları hor görmemeliyiz.
Don't look down on others.
- Diğerlerini hor görme.
- iki gözle görme/ göze değgin görme
- binocular vision
- ileriyi görme
- vision
- kadınları hor görme
- male-chauvinist
- karanlıkta görme
- night vision
- kendi işini görme
- do it yourself
- kendini kafdağında görme
- pomposity
- küçük görme
- misprision
- küçük görme
- disdain, belittling
- kısmi görme
- (Pisikoloji, Ruhbilim) partial vision
- merkezi görme
- (Pisikoloji, Ruhbilim) central vision
- normal görme
- (Tıp) chromatic vision
- petek gözüyle görme biçimi
- (Arılık) mosaic vision
- sonradan görme
- upstart
- sonradan görme
- nouveau riche
Tom learnt from Mr Ogawa that many people have scorn for the nouveau riche.
- Tom birçok insanın sonradan görme insanları küçümsediğini Bay Ogawa'dan öğrendi.
- sonradan görme
- parvenu, upstart
- sonradan görme
- parvenu
- sonradan görme
- vulgarian
- sonradan görme
- 1. (someone) who is a nouveau riche. 2. nouveau riche, (a) parvenu
- çevreyi görme
- sightseeing
- çift görme
- double vision, diplopia