Bugün hava harika fakat bu günlerde hep yağmur yağdı.
- The weather today is great, but lately it's been raining all the time.
Tom ve ben hep kavga ederiz.
- Tom and I fight all the time.
Tom Mary'yi bütün yol boyunca istasyona kadar kovaladı.
- Tom chased Mary all the way to the station.
Tom yol boyunca Boston'dan geldi.
- Tom came all the way from Boston.
Tom en iyi balıkçılık yerlerini bilir.
- Tom knows all the best fishing spots.
Hepinize en iyisini diliyorum.
- I wish you all the best.
The New York Times onun galerisini her zaman eleştirir.
- The New York Times reviews her gallery all the time.
Bill her zaman dürüsttür.
- Bill is honest all the time.
Tom sürekli Mary hakkında düşünüyor.
- Tom thinks about Mary all the time.
Sürekli burnumu temizlemek zorundayım.
- I have to blow my nose all the time.
O her zaman sigara içmeye devam etti.
- He kept smoking all the while.
O her zaman ağlamaktan başka hiçbir şey yapmadı.
- She did nothing but cry all the while.
Partiye gidemem, yine de beni davet ettiğin için teşekkür ederim.
- I cannot go to the party, but thank you for inviting me all the same.
Yine de teşekkür ederim.
- Thank you all the same.
İnsanlar hepsi bir değil.
- People aren't all the same.
London was startled by a crime of singular ferocity and rendered all the more notable by the high position of the victim.
He knew it was risky, but he did it all the same.
I have never been this excited about having an album. I play it all the time.
The public does not wish to be outraged in this way all the time.
... And all the core APIs that you see here, some of the things ...
... all the millions of tracks available to you. ...