Tom, onun kendi en büyük düşmanı.
- Tom ist sich selbst der größte Feind.
Benim tek bir düşmanım yok.
- Ich habe nicht einen einzigen Feind.
Yarım bir dost aynı zamanda yarım bir düşmandır.
- Ein halber Freund ist auch ein halber Feind.
Benim tek bir düşmanım yok.
- Ich habe nicht einen einzigen Feind.
Biz düşmanın nereden saldıracağını önceden tahmin ettik.
- We anticipated where the enemy would attack.
Ortak düşmanı yenmek için birlikte dövüşmek zorunda olduklarını biliyorlardı.
- They knew they must fight together to defeat the common enemy.
Dün bir düşman bugün bir dosttur.
- An adversary yesterday is a friend today.
Entering the foe's camp is full of danger.
- Das Lager des Feindes zu betreten ist voller Gefahr.
When as brothers we unite, we’ll defeat the people’s foe.
- Wenn wir brüderlich uns einen, schlagen wir des Volkes Feind.
They attacked the enemy.
- Sie griffen den Feind an.
The enemy kept up their attack all day.
- Der feindliche Angriff hielt den ganzen Tag an.