to be able to speak a language

listen to the pronunciation of to be able to speak a language
الإنجليزية - التركية

تعريف to be able to speak a language في الإنجليزية التركية القاموس.

be able to
ebilmek
have
it has geçmi zaman had malik olmak
have
{f} almak

Bu hafta sonu bir araba almak zorundayım. - I have to buy a car this weekend.

Şimdi üç yıldır İngilizce eğitimi almaktayız. - We have been studying English for three years now.

be able to
-abılmek
be able to
-abilmek
be able to
elinden gelmek
be able to
muktedir olmak
be able to
yapabilmek için
be able to
-ebilmek
have
eline ulaşmak
have
izin vermek

Onunla konuşmama izin vermek zorundasın. - You have to let me talk to her.

Onlarla konuşmama izin vermek zorundasın. - You have to let me talk to them.

have
doğurmak
have
{f} elde etmek

Tam sevinç değerini elde etmek için, onu paylaşacak birisine sahip olmalısınız. - To get the full value of joy, you must have someone to divide it with.

Tom'un o hakkı elde etmek için sadece bir şansı olacak. - Tom will have only one chance to get that right.

have
geçirmek

Yarına kadar görevi gözden geçirmek zorundayım. - I have to go through the task by tomorrow.

Hayatımın geriye kalan kısmını birlikte geçirmek istediğim herhangi biriyle henüz tanışmadım. - I haven't yet met anyone I'd want to spend the rest of my life with.

have
içmek

Bir yerde içki içmek için dışarı çıkmak ister misiniz? - Would you like to go out to have a drink somewhere?

Biraz su içmek istiyorum. - I would like to have some water.

have
sahip ol

Yüksek yerlerde arkadaşlara sahip olmak güzel olmalı. - It must be nice to have friends in high places.

Balinaların kendi diline sahip olduklarına inanılmaktadır. - It is believed that whales have their own language.

have
davet etmek

Faturayı ödemek zorunda kaldım! Bir dahaki sefere, onlar beni davet etmek zorunda kalacaklar. - I had to pay the bill! The next time, I'll have them invite me.

Pul koleksiyonum yok ama onu davet etmek için bir mazeret olarak kullanabildiğim Japon kartpostal koleksiyonum var. - I don't have a stamp collection, but I have a Japanese postcard collection that I could use as an excuse to invite him.

be able to
-e bilmek, muktedir olmak, yapabilmek
have
{f} olmak

Bu akşam yemekte benimle olmak ister misin? - Would you like to have dinner with me tonight?

Mezun olmak için yeterli kredim yok. - I don't have enough credits to graduate.

to be able
muktedir
have
{i} kumpas
have
{i} hile

Ben ne zaman hile yaptım? - When have I ever cheated?

Son zamanlarda bir çok hileli iğrenç olaylar vardı. - Recently there have been a lot of nasty incidents with fraud.

have
{f} kabul etmek

Önerilerinizi kabul etmekten başka seçeneğim yok. - I have no choice but to accept your proposals.

Böyle uygunsuz bir öneriyi kabul etmek zorunda değildin. - You didn't have to accept such an unfair proposal.

have
{i} varlıklı kimse
have
{f} bulunmak

Siyasal etkinlikte bulunmak için zamanım yok. - I have no time to engage in political activity.

Son zamanlarda, ekonominin hızla geliştiğine dair sinyaller bulunmaktadır. - Recently, there have been signs that the economy is picking up steam.

have
(fiil) sahip olmak, olmak, elde etmek, almak, yapmak, etmek, kabul etmek, göz yummak, aldatmak, dolandırmak, zorunda olmak, bulunmak
have
{f} etmek

Biz altıda orada olacaksak, şimdi hareket etmek zorundayız. - If we are to be there at six, we will have to start now.

Bu sınavda başarısız olursan, kursu tekrar etmek zorunda kalacaksın. - If you flunk this exam, you'll have to repeat the course.

الإنجليزية - الإنجليزية
have

I have no German.

be able to
can, to have the ability to
be able to
be capable of -
to be able to speak a language

    الواصلة

    to be a·ble to speak a lan·guage

    التركية النطق

    tı bi eybıl tı spik ı länggwıc

    النطق

    /tə bē ˈābəl tə ˈspēk ə ˈlaɴɢgwəʤ/ /tə biː ˈeɪbəl tə ˈspiːk ə ˈlæŋɡwəʤ/
المفضلات