Are you completely through with your homework?
- Sen tamamen ödevlerin aracılığıyla mısın?
Prime numbers are like life; they are completely logical, but impossible to find the rules for, even if you spend all your time thinking about it.
- Asal sayılar hayata benzer, onlar tamamen mantıksaldır fakat, eğer tüm zamanınızı onun hakkında düşünmek için harcarsanız kurallarının bulunması imkânsızdır.
You're exactly right, Tom.
- Tamamen haklısın, Tom.
That's exactly what I expected to happen.
- Bu tamamen olmasını beklediğim şey.
I just couldn't go through with it.
- Ben sadece onu tamamen bitiremedim.
Tom is about through here.
- Tom neredeyse tamamen burada.
I don't quite agree with you.
- Sizinle tamamen aynı fikirde değilim.
He looked confident but his inner feelings were quite different.
- Emin görünüyordu fakat onun iç duyguları tamamen farklıydı.
He felt utterly humiliated.
- O, tamamen aşağılanmış hissetti.
Tom was utterly humiliated.
- Tom tamamen aşağılanmıştı.
Oh? You stopped altogether?
- Oh? Tamamen durdurdun mu?
Your work is not altogether satisfactory.
- İşiniz tamamen tatmin edici değil.
We were thoroughly satisfied with his work.
- Onun işinden tamamen tatmin olduk.
They got thoroughly wet in the rain.
- Onlar yağmurda tamamen ıslandılar.
It was sheer coincidence that Mary and I were on the same train.
- Mary ve benim aynı trende olmamız, tamamen bir tesadüftü.
It is a sheer waste of time.
- O tamamen zaman kaybı.
I am fully convinced of your innocence.
- Masumiyetinden tamamen eminim.
I'm sorry, today is fully booked.
- Üzgünüm, bugün tamamen ayrılmış.
Her words were wholly void of meaning.
- Onun sözleri tamamen anlamsızdı.
The company, wholly owned by NTT, is doing well.
- Tamamen NTT'ye ait şirket, iyi kazanıyor.
I assure you Tom will be perfectly safe.
- Tom'un tamamen güvenli olacağına sizi temin ederim.
I can understand your position perfectly.
- Pozisyonunuzu tamamen anlayabiliyorum.
Tom remained wide awake the whole night.
- Tom bütün gece tamamen uyanık kaldı.
On the whole I agree with you.
- Sana tamamen katılıyorum.
What he told us the other day simply doesn't make sense, does it?
- Geçen gün onun bize söylediğinin tamamen bir anlamı yok, değil mi?
Let's face it: this sentence is simply bad.
- Şunu kabul edelim ki bu cümle tamamen kötü.
She is an utter stranger to me.
- O, bana tamamen yabancıdır.
The shy boy was utterly embarrassed in her presence.
- Utangaç erkek çocuğu onun varlığında tamamen sıkıldı.
Tom and Mary were finally completely alone.
- Tom ve Mary nihayet tamamen yalnızdı.
That is a pure waste of time.
- O tamamen zaman kaybı.
Our meeting was purely accidental.
- Karşılaşmamız tamamen tesadüfi.
The boy is totally dependent on his parents.
- Çocuk tamamen ebeveynlerine bağımlıydı.
Tom looks totally wiped out.
- Tom tamamen yok olmuş görünüyor.
I was fully alive to the danger.
- Ben tamamen tehlikenin farkındaydım.
He fully realizes that he was the cause of the accident.
- Kazanın sebebi olduğunun tamamen farkındadır.
He's American through and through.
- O tamamen Amerikalıdır.
The cherry blossoms are in full bloom.
- Kirazlar tamamen çiçek açtılar.
All the cherry trees in the park are in full bloom.
- Parktaki tüm kiraz ağaçları tamamen çiçek açmış.
I just couldn't go through with it.
- Ben sadece onu tamamen bitiremedim.
Are you completely through with your homework?
- Sen tamamen ödevlerin aracılığıyla mısın?
He was good and drunk.
- O tamamen sarhoş olmuştu.
The window was wide open.
- Pencere tamamen açıktı.
Tom remained wide awake the whole night.
- Tom bütün gece tamamen uyanık kaldı.
It's better to be approximately right than completely wrong.
- Tamamen yanlış olmasındansa üç aşağı beş yukarı doğru olması daha iyidir.
I am not wholly convinced that you are right.
- Haklı olduğuna tamamen ikna olmadım.
All characters appearing in this work are fictitious. Any resemblance to real persons, living or dead, is purely coincidental.
- Bu eserde görünen tüm karakterler tamamen hayal ürünüdürler. Yaşayan ya da ölü gerçek kişilere olan herhangi bir benzerlik sadece rastlantıdır.
The party was perfectly deadly.
- Parti tamamen sıkıcıydı.
A four-year-old American tourist was disappointed to realize that, in fact, the Sichuan province is not entirely made of spicy beef, in spite of its famously piquant cuisine.
- Dört yaşındaki Amerikalı turist, aslında, Sichuan eyaletinin ünlü mayhoş mutfağına rağmen tamamen baharatlı sığır etinden yapılmamış olduğunu farkettiği için hayal kırıklığına uğradı.
I spent Saturday afternoon watching entirely too much TV.
- Cumartesi öğleden sonrayı tamamen çok fazla TV izleyerek geçirdim.
Our meeting was purely accidental.
- Karşılaşmamız tamamen tesadüfi.
My meeting her was purely accidental.
- Onunla karşılaşmam tamamen tesadüftü.
Tom was all worn out.
- Tom tamamen bitkindi.
The hill was all covered with snow.
- Tepe tamamen karla kaplıydı.
I think I understood everything, Tom said, but I'm not absolutely sure.
- Sanırım her şeyi anladım ama tamamen emin değilim. dedi Tom.
I refused absolutely.
- Tamamen reddediyorum.
It sounds downright frightening.
- Bu tamamen korkutucu görünüyor.
This place is downright creepy.
- Bu yer tamamen tüyler ürpertici.
The judgment isn't entirely fair.
- Yargılama tamamen adil değil.
That seems completely fair to me.
- O benim için tamamen adil görünüyor.
Tom cleaned the garage all by himself.
- Tom garajı tamamen tek başına temizledi.
I resolved to break up with her cleanly.
- Onunla ilişkimi tamamen bitirmeye kesin karar verdim.
It's all clear to me now.
- O şimdi tamamen benim için temiz.
The law is perfectly clear.
- Yasa tamamen açıktır.
This translation is outright wrong.
- Bu çeviri tamamen yanlış.
Mathematicians have this in common with the French: whatever you're trying to say to them, they take it and translate it in their own way and turn it around into something completely different.
- Matematikçiler buna Fransızlarla müştereken sahiptir: onlara her ne söylemeye çalışıyorsan, onlar onu alır ve onu kendi tarzlarıyla çevirir ve onu tamamen farklı bir şeye çevirirler.
This translation is outright wrong.
- Bu çeviri tamamen yanlış.
Tom can understand perfectly well.
- Tom tamamen iyi bir şekilde anlayabiliyor.
His family are all very well.
- Onun ailesi tamamen çok iyidir.
The flat comes fully furnished.
- Daire tamamen mobilyalıdır.
Her girlfriend is completely flat-chested.
- Onun kız arkadaşı tamamen düz göğüslü.
Your guess is entirely off the mark.
- Senin tahminin tamamen yanlış.
Tom couldn't completely rule out the possibility that he might be laid off from work.
- Tom işten çıkarılabileceği ihtimalini tamamen göz ardı edmedi.
Tom is perfectly satisfied with his current salary.
- Tom şu anki aylığından tamamen memnun.
Tom can understand perfectly well.
- Tom tamamen iyi bir şekilde anlayabiliyor.